İnançların İktisadı: Anlatılar, Beklentiler ve İktisatta Yeni Bir Alan

 

İnançların İktisadı: Anlatılar, Beklentiler ve İktisatta Yeni Bir Alan[1]

Ercan Eren

Giriş: İnançlar neden yeniden iktisadın gündeminde?

Son on beş yılın üç olayı, iktisatçıların uzun süre kenarda bıraktığı bir soruyu yeniden merkeze taşıdı: İnsanlar ekonomiyi nasıl algılıyor, bu algılar nasıl oluşuyor ve hangi hikâyeler onları harekete geçiriyor?

Birincisi 2008 küresel finansal krizidir. Krizin teknik ayrıntıları, yani menkul kıymetleştirme, kaldıraç ve vade uyumsuzluğu, iyi biliniyor. Ama bu yapıların neden bu kadar büyüyebildiği sorusu, yatırımcıların, bankacıların ve düzenleyicilerin konut fiyatlarının ülke çapında düşmeyeceğine dair yaygın inancına dokunmadan yanıtlanamıyor.

İkincisi, 2021’in başındaki GameStop olayıdır. Bir internet forumunda yayılan ve küçük yatırımcıları büyük açığa satış fonlarına karşı kolektif bir mücadeleye çağıran bir hikâye, birkaç hafta içinde bir perakende şirketinin hisse fiyatını temel değerinden bağımsız olarak katlarca yükseltti.

Üçüncüsü, 2021–2022 küresel enflasyon dalgasıdır. Onlarca yıl sonra ilk kez yüksek enflasyonla karşılaşan gelişmiş ülke toplumları, olanları iktisatçılardan çok farklı biçimde açıkladı ve bu açıklamalar beklentileri, siyasi tercihleri ve politika tartışmalarını doğrudan etkiledi.

Üç olayın ortak paydası şudur: Her biri standart iktisadın araçlarıyla kısmen açıklanabilir, ama açıklanamayan bir artık kalır. İnsanlar neye inandı, bu inançlar nereden geldi ve hangi hikâyeler davranışlarını yönlendirdi?

Bu sorular, iktisatta "inançlar" ve "anlatılar" etrafında oluşan yeni araştırma alanının tam merkezinde duruyor. Robert Shiller'in anlatı iktisadı ve Stefanie Stantcheva'nın öncülük ettiği yeni anket iktisadı, rasyonel beklentiler devriminden bu yana ilk kez inançları modelden türetilen bir varsayım olmaktan çıkarıp doğrudan ölçülen bir nesneye dönüştürüyor.

Bu yazı üç şey yapmayı amaçlıyor. Birincisi, bu yeni alanın düşünsel kökenlerini ve yöntemlerini iktisadi düşünce tarihi içinde konumlandırmak. İkincisi, alanı finansal kırılganlık üzerine çok daha eski bir düşünce geleneğiyle ilişkilendirmek ve neyi gerçekten yeni getirdiğini göstermek. Üçüncüsü, alanın yöntemsel ve normatif sınırlarını ve büyük dil modellerinin ortaya çıkardığı yeni ölçüm sorununu tartışmak.

Rasyonel beklentilerden ölçülen beklentilere

İktisatta inançların doğrudan ölçülmesine karşı uzun süre güçlü bir direnç vardı. Bu direncin kökleri, iktisadın bilimsel kimliğini davranışın gözlemlenmesi üzerine kurma çabasında yatar.

Açıklanmış tercih ve "söylenene değil yapılana bak" ilkesi

Samuelson'un 1938'de geliştirdiği açıklanmış tercih kuramı, iktisatçıya bir kolaylık ve bir yasak birlikte verdi. Kolaylık şuydu: Fayda ya da niyet gibi gözlemlenemeyen içsel durumlara başvurmadan, yalnızca seçimlerden yola çıkarak tercihleri çıkarsamak mümkündü. Yasak ise bunun doğal sonucuydu: İnsanlara ne düşündüklerini sormak, bilimsel olarak şüpheli bir uğraştı.

Friedman'ın 1953 tarihli "Pozitif İktisadın Metodolojisi" makalesi bu tutumu pekiştirdi. Varsayımların gerçekçiliği önemli değildi; önemli olan öngörü başarısıydı. Ajanlar "sanki" maksimizasyon yapıyormuş gibi davranıyorsa, kafalarının içinde ne olduğu iktisatçıyı ilgilendirmezdi.

Unutulmuş bir öncü: George Katona

Bu ana akımın kenarında, bugünkü alanın gerçek öncüsü sayılabilecek bir isim vardı. Macar asıllı psikolog-iktisatçı George Katona, 1940'ların sonunda Michigan Üniversitesi'nde Tüketici Anketleri'ni kurdu. Katona'nın "psikolojik iktisat" programı, tüketicilerin beklenti ve tutumlarının harcama kararlarını bağımsız biçimde etkilediğini savunuyordu.

Michigan Tüketici Güven Endeksi bugün hâlâ yayımlanıyor. Ancak Katona'nın kuramsal programı, savaş sonrası iktisadın matematikleşmesi ve ardından rasyonel beklentiler devrimiyle büyük ölçüde unutuldu. Anket verisi var olmaya devam etti, ama kuramın değil öngörünün malzemesi olarak.

Muth ve Lucas: Beklentiler modelin içine gömülüyor

John Muth'un 1961'de ortaya attığı rasyonel beklentiler hipotezi, sorunu zarif bir biçimde ortadan kaldırdı. Ajanların beklentileri, modelin kendisinin öngördüğü değerlerle sistematik olarak örtüşüyordu. Beklentiler artık ölçülecek bir şey değil, modelden türetilecek bir şeydi.

Lucas'ın 1976 tarihli eleştirisi bu fikri makroekonominin merkezine yerleştirdi. Politika değişikliklerinin etkisini anlamak için beklentilerin nasıl oluştuğunu modellemek gerekiyordu; ama bu modelleme, ajanların modeli bildiği varsayımıyla yapılıyordu. Sonuç paradoksaldı: Beklentiler kuramın merkezine geçtikçe, onları doğrudan ölçmeye duyulan ihtiyaç azaldı.

Manski'nin çağrısı ve ölçümün geri dönüşü

Kırılma 2000'lerde geldi. Charles Manski'nin 2004'te Econometrica'da yayımlanan "Measuring Expectations" makalesi, iktisatçıların anket verisine karşı tutumunu açıkça sorguladı. Manski'ye göre seçim verisi tek başına tercihler ile beklentileri birbirinden ayıramıyordu. Aynı davranış, farklı tercih ve inanç bileşimleriyle tutarlı olabilirdi; bu tanımlama sorunu ancak beklentileri doğrudan ölçerek aşılabilirdi.

Manski ayrıca nasıl ölçüleceğine dair bir öneri getirdi. Nitel ölçekler yerine olasılık soruları kullanılmalıydı: "Önümüzdeki yıl işinizi kaybetme olasılığınız yüzde kaçtır?" gibi. Bu yaklaşım, anket verisini kuramsal modellerle doğrudan ilişkilendirilebilir hâle getirdi.

Veri devrimi

Sonraki on beş yılda beklenti verisi patlama yaşadı. New York Fed 2013'te Tüketici Beklentileri Anketi'ni başlattı. Coibion ve Gorodnichenko, profesyonel tahmincilerin bile bilgiye ağır ve gecikmeli tepki verdiğini gösterdi. Coibion, Gorodnichenko ve Kumar, Yeni Zelanda'da firma yöneticilerinin enflasyon beklentilerinin merkez bankası hedefinden çok uzak ve oldukça dağınık olduğunu ortaya koydu.

Bordalo, Gennaioli, Ma ve Shleifer'in 2020 tarihli çalışması ise bireysel tahmincilerin haberlere sistematik olarak aşırı tepki verdiğini buldu. Bu bulgular birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo açıktır: Beklentiler ne rasyonel beklentiler hipotezinin öngördüğü kadar homojen, ne de onun varsaydığı kadar modele uygundur.

Bu, inançların iktisatta ikinci kez keşfi anlamına geliyordu. Ama bu kez ölçüm araçlarıyla birlikte. Bir sonraki adım, sayısal beklentilerin ardındaki hikâyeleri, yani anlatıları sorgulamak olacaktı.

Hayvansal güdülerden anlatı iktisadına

Anlatı kavramının iktisada girişi, ölçümün geri dönüşünden daha eski bir damarı canlandırdı: Keynes'in belirsizlik altında karar verme üzerine düşünceleri.

Keynes: Belirsizlik, uzlaşımlar ve güzellik yarışması

Keynes, Genel Teori'nin on ikinci bölümünde uzun dönemli beklentilerin hesaplanabilir olasılıklara dayanmadığını vurguladı. Yatırım kararlarının önemli bir kısmı, hesaptan çok kendiliğinden bir eyleme dürtüsünden, ünlü deyişiyle "hayvansal güdüler"den kaynaklanıyordu.

Keynes'in bu bölümdeki ikinci büyük fikri uzlaşım (convention) kavramıdır. Gerçek belirsizlik karşısında insanlar, mevcut durumun sürüp gideceğini varsayan ve başkalarının yargısına yaslanan uzlaşımlara sığınırlar. Ünlü güzellik yarışması benzetmesi de buradan çıkar: Borsada başarılı olmak için en güzel yüzü değil, başkalarının en güzel bulacağını düşündüğü yüzü seçmek gerekir.

Bu fikirler, Keynesyen iktisadın neoklasik sentez içinde formelleştirilmesi sırasında büyük ölçüde budandı. IS-LM modelinde hayvansal güdülere yer yoktu; belirsizlik, ölçülebilir riske indirgendi.

Akerlof ve Shiller: Hayvansal güdülerin geri dönüşü

2008 finansal krizinin hemen ardından, 2009'da George Akerlof ve Robert Shiller Animal Spirits adlı kitabı yayımladı. Kitap, Keynes'in budanan sezgisini beş bileşen etrafında yeniden kurdu: güven, adalet, yolsuzluk ve kötü niyet, para yanılsaması ve hikâyeler.

Bu beşinci bileşen, Shiller'in sonraki on yılını belirleyecekti. Akerlof ise anlatılar üzerine Dennis Snower ile ayrı bir çizgi geliştirdi; Sovyet deneyimi üzerine yazdıkları "Bread and Bullets" makalesi, anlatıların hem bireysel kimlikleri hem de kolektif eylemi nasıl biçimlendirdiğini inceliyordu.

Shiller'in anlatı iktisadı

Shiller, Ocak 2017'deki Amerikan İktisat Derneği başkanlık konuşmasında anlatı iktisadını açıkça bir araştırma programı olarak önerdi; bu konuşmayı 2019'da Narrative Economics kitabı izledi.

Shiller'in tanımında ekonomik anlatı, insanların ekonomik kararlarını etkileyen, bulaşıcı nitelikte, çoğunlukla insan ilgisi taşıyan basit hikâyelerdir. Bu hikâyelerin doğruluğu ikincil önemdedir; belirleyici olan yayılma güçleridir.

Shiller'in en özgün metodolojik önerisi, anlatıların yayılmasını salgın modelleriyle incelemektir. Kermack ve McKendrick'in 1927 tarihli SIR modelinde olduğu gibi, bir anlatı "duyarlı" nüfusa bulaşır, bir süre yayılır ve sonra unutulma ile söner. Bulaşma hızının unutulma hızını aştığı dönemlerde anlatı viral hâle gelir.

Shiller bu çerçeveyi bir dizi tarihsel örnek üzerinden uygular: Büyük Buhran'ı derinleştiren tutumluluk ve "gösterişli tüketimden utanma" anlatıları, makinelerin işleri yok edeceği korkusunun yüzyıl boyunca dönüp dolaşan versiyonları, konut fiyatlarının hiç düşmeyeceği inancı ve Bitcoin etrafında örülen hikâyeler.

Kalıcı anlatılar ve mutasyon

Shiller'in önemli bir gözlemi, bazı anlatıların kalıcı (perennial) olduğu ve her yeni dönemde mutasyona uğrayarak geri döndüğüdür. "Bu sefer farklı" anlatısı ya da "yeni çağ" anlatısı, 1920'lerin elektriklenmesinden 1990'ların internet coşkusuna kadar farklı kılıklarda yeniden ortaya çıkar.

Shiller'in daha önceki Irrational Exuberance (2000) kitabı, hisse senedi balonlarını tam da bu tür "yeni çağ" hikâyeleri üzerinden okumuştu. Anlatı iktisadı, bu sezgiyi genel bir kurama dönüştürme girişimidir.

Bir ilk eleştiri

Shiller'in programı güçlü bir sezgiye dayanır, ama ölçüm araçları başlangıçta sınırlıydı. Shiller ağırlıklı olarak gazete arşivlerinde ve Google Ngram gibi veri tabanlarında kelime sıklıklarını izledi. Bu yöntem bir anlatının ne kadar konuşulduğunu gösterir, ama insanların ona inanıp inanmadığını ve davranışlarını değiştirip değiştirmediğini göstermez.

Bu boşluğu doldurmak, alanın bir sonraki aşamasının görevi oldu. Bu aşamanın en önemli ismi Stefanie Stantcheva'dır.

Stantcheva ve yeni anket iktisadı

Stefanie Stantcheva'nın Harvard'daki Social Economics Lab bünyesinde geliştirdiği program, Manski'nin ölçüm çağrısını ve Shiller'in anlatı sezgisini tek bir yöntemde birleştirdi. Bu programın sorusu, insanların ne beklediğinden çok, ekonomiyi nasıl düşündükleridir: Hangi nedensellik ilişkilerine inanıyorlar, hangi bilgilere sahipler, adalet ve sorumluluk konusunda ne düşünüyorlar?

Yöntem: Kendi tanımlayıcı varyasyonunu yaratmak

Stantcheva'nın 2023'te Annual Review of Economics'te yayımlanan "How to Run Surveys" makalesi, alanın yöntem kılavuzu niteliğindedir. Makalenin alt başlığı programın iddiasını özetler: Anketler, araştırmacının kendi tanımlayıcı varyasyonunu yaratmasına ve görünmeyeni görünür kılmasına imkân verir.

Bu iddia, birinci eksendeki güvenilirlik devrimiyle doğrudan bağlantılıdır. Doğal deney arayan araştırmacı, tarihin kendisine sunduğu dışsal şoklarla yetinmek zorundadır. Anket araştırmacısı ise rastgele atanmış bilgi müdahaleleri (information treatments) aracılığıyla bu şoku kendisi yaratabilir. Katılımcıların bir kısmına belirli bir bilgi verilir, diğerlerine verilmez ve bu bilginin inançları ve politika tercihlerini nasıl değiştirdiği ölçülür.

Programın ikinci yöntemsel yeniliği açık uçlu sorulardır. Katılımcılara önceden belirlenmiş seçenekler sunmak yerine, örneğin "Bu politikayı düşündüğünüzde aklınıza ilk ne geliyor?" diye sorulur. Yanıtlar metin analizi yöntemleriyle sınıflandırılır. Böylece araştırmacının kendi kategorilerini katılımcılara dayatması önlenir ve insanların zihninde gerçekte neyin öne çıktığı görülür.

Üçüncü yenilik ölçektir. Çevrimiçi anket platformları, temsilî örneklemlerle on binlerce katılımcıya ve birden çok ülkeye ulaşmayı mümkün kıldı. Bu da hem karşılaştırmalı çalışmalara hem de alt grup analizlerine olanak sağlıyor.

Başlıca bulgular

Vergi politikası. Stantcheva'nın 2021'de Quarterly Journal of Economics'te yayımlanan çalışması, insanların vergi politikası hakkında nasıl akıl yürüttüğünü inceledi. Bulgulara göre katılımcıların tutumlarını, vergilerin verimlilik etkileri hakkındaki bilgilerinden çok, hükümete duydukları güven ve dağılımsal adalet kaygıları belirliyordu.

Sosyal hareketlilik. Alesina, Stantcheva ve Teso'nun 2018'de American Economic Review'da yayımlanan çalışması, ABD ve Avrupa'da insanların sınıflar arası hareketlilik algılarının gerçekle sistematik olarak örtüşmediğini gösterdi. Amerikalılar hareketliliği abartma, Avrupalılar ise küçümseme eğilimindeydi. Daha da önemlisi, hareketliliğin düşük olduğu bilgisi verilen katılımcılar, özellikle siyasal sol eğilimliler, yeniden dağıtıma daha fazla destek verdi.

Göç. Alesina, Miano ve Stantcheva'nın altı ülkeyi kapsayan çalışması, yerli halkın göçmenlerin sayısını, dinî bileşimini ve kamu yardımlarından yararlanma düzeyini sistematik olarak abarttığını buldu.

Enflasyon: Shiller'in sorusuna geri dönüş

Bu çerçeve açısından en doğrudan önemi olan çalışmalardan biri, 2024 tarihli "Why Do We Dislike Inflation?" makalesidir. Stantcheva bu makalede, Shiller'in 1997'de sorduğu soruyu yeni anket yöntemleriyle yeniden ele aldı (NBER; Brookings).

Ana bulgu yalındır: İnsanlar enflasyonu sevmezler, çünkü ücretlerin fiyatlara yetişmediğine ve dolayısıyla alım güçlerinin aşındığına inanırlar. Katılımcıların yüzde 80'i fiyatların ücretlerden sistematik olarak daha hızlı arttığını düşünüyordu. Ücret artışı aldıklarında da bunu enflasyon ayarlamasına değil, kendi performanslarına ya da kariyer ilerlemelerine bağlıyorlardı.

Bulguların ikinci katmanı duygusaldır. Enflasyon stres, öfke ve bir adaletsizlik duygusu yaratıyordu; katılımcılar yüksek gelirlilerin ücretlerinin enflasyon döneminde daha hızlı arttığını düşünüyordu. Firmaların ücretleri piyasa zorunluluğuyla değil, kâr artırmak için bilerek düşük tuttuğuna dair yaygın bir inanç vardı.

Üçüncü katman, iktisatçıların modelleri ile halkın zihin modelleri arasındaki uçurumdur. Katılımcılar enflasyonun olası olumlu çağrışımlarını, örneğin daha düşük işsizlik ya da canlı ekonomik faaliyet ile ilişkisini, büyük ölçüde tanımıyordu. Phillips eğrisi, halkın zihin haritasında neredeyse yoktu; enflasyon tek yönlü olarak kötü bir şeydi.

Neden önemli?

Bu bulgular iki nedenle kritik. Birincisi, politika tasarımı açısından: Halkın enflasyonun maliyetlerini nasıl algıladığı, enflasyonla mücadele politikalarına verilen siyasi desteği belirler. İkincisi, kuramsal açıdan: Eğer insanlar enflasyonu bir ölçü birimi değişikliği olarak değil, bir bölüşüm kaybı olarak yaşıyorsa, enflasyonun refah maliyetini hesaplayan standart modeller bu maliyeti sistematik olarak küçümsüyor olabilir.

Bu sonuç, uzun süreli yüksek enflasyon yaşamış toplumlar için daha da büyük bir anlam taşır. Böyle toplumlarda enflasyona dair inançlar yalnızca tüketim kararlarını değil, tasarruf ve yatırım kararlarını da derinden biçimlendirir. Parayı boşta tutmanın kesin bir kayıp anlamına geldiği bir ortamda, yüksek nominal getiri vaat eden araçlar, düşük enflasyonlu bir ekonomide uyandıracakları şüpheyi uyandırmayabilir. Akerlof ve Shiller'in hayvansal güdüler arasında saydığı para yanılsaması, yani nominal ve reel değerleri karıştırma eğilimi, burada özel bir önem kazanır.

Anlatıları ölçmek ve modellemek

Shiller'in anlatı kavramını ölçülebilir ve kuramsal olarak işlenebilir kılmak için son yıllarda üç yaklaşım geliştirildi: anlatıları nedensellik modelleri olarak tanımlamak, onları anket verisiyle doğrudan elde etmek ve büyük metin derlemlerinden çıkarmak.

Anlatı bir nedensellik modelidir

Kavramsal açıdan en önemli adım, anlatının belirsiz bir "hikâye" olmaktan çıkarılıp bir nedensellik modeli olarak tanımlanmasıdır. Kfir Eliaz ve Ran Spiegler'in 2020'de American Economic Review'da yayımlanan "A Model of Competing Narratives" makalesi bunu biçimsel olarak yaptı.

Eliaz ve Spiegler'e göre bir anlatı, değişkenler arasındaki nedensellik ilişkilerini gösteren yönlü bir çizgedir. "Hükümet harcamaları arttı, bu yüzden enflasyon yükseldi" bir anlatıdır; "şirketler açgözlü davrandı, bu yüzden fiyatlar arttı" başka bir anlatıdır. Her iki anlatı da aynı veriyle kısmen tutarlı olabilir, ama farklı politika sonuçlarına götürür.

Modelin en çarpıcı sonucu şudur: İnsanlar anlatıları yalnızca doğruluklarına göre değil, kendilerine verdikleri umut ya da güven duygusuna göre de benimserler. Bu nedenle siyasi rekabette, gerçeği en iyi açıklayan anlatı değil, en çekici beklentiyi vaat eden anlatı kazanabilir. Bu sonuç, finansal krizlerin ardından ortaya çıkan rakip açıklamaları anlamak açısından da önemlidir: Kayıp yaşamış bir yatırımcı için sorunun geçici bir dış şoktan kaynaklandığını söyleyen bir anlatı, yapısal bir hataya işaret eden bir anlatıdan çok daha umut vericidir.

Anlatıları anketle elde etmek

Peter Andre, Ingar Haaland, Christopher Roth, Mirko Wiederholt ve Johannes Wohlfart'ın 2026'da Review of Economic Studies'te yayımlanan "Narratives about the Macroeconomy" çalışması bu kuramsal tanımı ampirik bir araca dönüştürdü (NHH). Çalışmanın ilk sürümü 2021'den itibaren çalışma tebliği olarak dolaşımdaydı.

Yazarlar, tarihî bir enflasyon artışı bağlamında 10 binden fazla ABD'li hane halkına ve 100 akademik uzmana açık uçlu sorular sordu: Enflasyon neden yükseldi? Yanıtları yönlü döngüsüz çizgeler olarak kodladılar. Böylece her katılımcının zihnindeki küçük "model" görünür hâle geldi.

Bulgular, aynı olgu için birbirinden çok farklı anlatıların dolaşımda olduğunu gösterdi. Hane halklarının anlatıları güçlü biçimde heterojendi; uzmanlarınkinden daha kaba ve daha az ayrıntılıydı, talep yönünden çok arz yönüne odaklanıyordu ve sıklıkla siyasi yüklü açıklamalar içeriyordu. Yazarlar bir dizi deneyle anlatıların hane halklarının enflasyon beklentilerini oluşturma ve yeni bilgiyi yorumlama biçimini etkilediğini gösterdi. Ardından anlatıları standart bir Yeni Keynesyen modele ekleyerek, beklentiler üzerindeki etkileri aracılığıyla toplam sonuçlar için de önemli olduklarını ortaya koydular. Bu, anlatıların yalnızca beklentilerin bir yan ürünü değil, onların belirleyicilerinden biri olabileceğini gösteriyor.

Aynı araştırma grubu bu yaklaşımı başka alanlara da taşıdı. Andre, Pizzinelli, Roth ve Wohlfart halkın ve uzmanların makroekonominin işleyişine dair "öznel modellerini" karşılaştırdı. Andre, Schirmer ve Wohlfart ise doğrudan borsanın işleyişine dair zihinsel modelleri inceledi. Bu ikinci çalışma finansal piyasalar açısından özellikle önemlidir, çünkü getiriyi bir risk primi olarak gören yatırımcı ile onu yöneticinin becerisinin kanıtı olarak gören yatırımcı, aynı veriyle tamamen farklı kararlar verir.

Açık uçlu veri ve metin analizi

Haaland, Roth, Stantcheva ve Wohlfart'ın 2025 tarihli çalışması, açık uçlu anket verisinin iktisatta nasıl kullanılabileceğine dair kapsamlı bir değerlendirme sunar. Açık uçlu sorular, kapalı uçlu sorulardan farklı olarak araştırmacının öngörmediği düşünceleri yakalayabilir.

Bu yaklaşım, metni veri olarak kullanan daha geniş bir yöntemsel hareketin parçasıdır. Gentzkow, Kelly ve Taddy'nin 2019'da Journal of Economic Literature'da yayımlanan değerlendirmesi bu hareketin çerçevesini çizdi. Baker, Bloom ve Davis'in gazete metinlerinden türetilen Ekonomik Politika Belirsizliği Endeksi ise alanın en yaygın kullanılan ürünlerinden biri oldu.

Büyük dil modelleri bu yöntemleri dönüştürüyor. Binlerce açık uçlu yanıtı kodlamak eskiden aylar süren bir emek gerektiriyordu; bugün bu iş büyük ölçüde otomatikleştirilebiliyor. Bu gelişmenin bir bedeli de var, ama ona yazının sonunda döneceğim.

Üç yaklaşımın birleşimi

Bu üç yaklaşım birlikte düşünüldüğünde, anlatı iktisadının artık yalnızca sezgiye dayanmadığı görülür. Kuramsal olarak anlatı bir nedensellik modelidir; ampirik olarak anketle elde edilebilir ve deneysel olarak değiştirilebilir; makro düzeyde metin derlemlerinden izlenebilir.

Bu araç seti, özellikle finansal krizleri anlamak için güçlü bir potansiyel taşıyor. Çünkü finansal krizler, belki de inançların ve anlatıların en hızlı ve en yıkıcı biçimde değiştiği anlardır.

İnançların krizi: Finansal kırılganlığın düşünce tarihi

Finansal krizleri inançlar üzerinden okuma geleneği, anlatı iktisadından çok daha eskidir. Bu geleneği bilmek, yeni alanın neyi gerçekten yeni getirdiğini ayırt etmeyi kolaylaştırır.

Minsky: İstikrar istikrarsızlığı doğurur

Hyman Minsky'nin finansal istikrarsızlık hipotezi, krizleri dışsal şoklara değil, sistemin kendi iç dinamiğine bağlar. İstikrarlı dönemler, iyimser beklentiler aracılığıyla giderek daha riskli finansman yapılarını teşvik eder.

Minsky üç finansman yapısı ayırır. Korunmalı (hedge) finansmanda borçlu hem faizi hem anaparayı nakit akışlarıyla öder. Spekülatif finansmanda yalnızca faizi karşılayabilir ve anaparayı sürekli yeniden borçlanarak çevirir. Ponzi finansmanında ise faizi bile karşılayamaz; ödemelerini ancak varlık fiyatlarının artmaya devam etmesine ya da yeni fon girişine bağlı olarak yapabilir.

Minsky'nin çerçevesinde krizin tohumu, Ponzi finansmanının payının sessizce arttığı dönemde atılır. Bu yapı, varlık fiyatlarının artacağı inancı sürdükçe ayakta kalır. İnanç sarsıldığında ise çöküş hızlı ve doğrusal olmayan biçimde gerçekleşir.

Kindleberger: Mani, panik, çöküş

Charles Kindleberger'in 1978 tarihli Manias, Panics, and Crashes (Çılgınlık, Panik ve Çöküş) kitabı, Minsky'nin çerçevesini yüzyıllara yayılan tarihsel vakalarla sınadı. Kindleberger'in şeması beş aşamalıdır: yer değiştirme (displacement), patlama, coşku, sıkıntı ve tiksinti.

Kindleberger'in tarihsel gözlemlerinden biri özellikle dikkat çekicidir: Dolandırıcılık ve sahtekârlık, coşku dönemlerinde artar ve çoğunlukla ancak çöküşten sonra açığa çıkar. Mani dönemi, şüpheciliğin askıya alındığı dönemdir.

Galbraith'in "bezzle"ı

John Kenneth Galbraith, 1929 krizini anlattığı The Great Crash kitabında bu gözlemi akılda kalıcı bir kavramla ifade etti. "Bezzle", henüz ortaya çıkmamış zimmete geçirmenin oluşturduğu servet stokudur. Dolandırılan kişi henüz kaybını bilmediği için kendini zengin hisseder; dolandıran da zenginleşmiştir. Sonuç olarak ekonomide psikolojik servet geçici olarak artar.

Galbraith'e göre bezzle, iyi zamanlarda büyür, çünkü para bol ve denetim gevşektir. Kötü zamanlarda ise hızla küçülür, çünkü herkes hesapları dikkatle incelemeye başlar. Bu kavram, inançların finansal servetin bir bileşeni olduğunu kabul eden belki de en keskin formülasyondur.

Diamond ve Dybvig: Kendi kendini gerçekleştiren hücumlar

Douglas Diamond ve Philip Dybvig'in 1983 tarihli modeli, banka hücumlarını inançların koordinasyonu üzerinden açıkladı. Vadesi uyumsuz varlık ve yükümlülükleri olan bir kurumda iki denge vardır. Herkes diğerlerinin parasını çekmeyeceğine inanırsa kurum ayakta kalır. Herkes diğerlerinin çekeceğine inanırsa, sağlam bir kurum bile çöker.

Bu modelin fonlar açısından önemi açıktır. Günlük likidite vaat eden ama likit olmayan varlıklar tutan bir fon, yapısı itibarıyla bir bankaya benzer ve aynı kırılganlığı taşır. 2008'de ABD'de Reserve Primary Fund adlı para piyasası fonunun birim değerinin bir doların altına düşmesi, tüm para piyasası fonu sektöründe hücuma yol açmıştı.

Gennaioli ve Shleifer: Teşhis edici beklentiler

Nicola Gennaioli ve Andrei Shleifer'in 2018 tarihli A Crisis of Beliefs kitabı, bu geleneği davranışsal iktisatla birleştirdi. Kitabın ana tezi, 2008 krizinin temelde bir inanç krizi olduğudur: Yatırımcılar ve düzenleyiciler, konut piyasasındaki riskleri sistematik olarak küçümsemiştir.

Yazarlar bu küçümsemeyi "teşhis edici beklentiler" (diagnostic expectations) kavramıyla açıklar. Kavram, Kahneman ve Tversky'nin temsiliyet sezgisinden türetilmiştir. İnsanlar, son verilerin en belirgin biçimde işaret ettiği sonuçlara orantısız ağırlık verirler. İyi haberler art arda geldiğinde, iyi sonuçların olasılığını abartırlar ve kötü sonuçları neredeyse göz ardı ederler.

Bu çerçeve, Minsky'nin sezgisine biçimsel bir mikro temel sağlar. İstikrar dönemleri iyimser beklentileri besler, iyimser beklentiler riskli finansmanı mümkün kılar ve küçük bir olumsuz haber bile beklentilerin hızlı ve sert biçimde düzeltilmesine yol açabilir.

Yeni alanın katkısı

Bu geleneğin tamamı inançların krizlerdeki rolünü vurgular. Anlatı iktisadı ve yeni anket iktisadının katkısı, bu inançları doğrudan gözlemleme ve onların içeriğini, yani hangi hikâyelerin hangi davranışlara yol açtığını ölçme imkânı sunmasıdır. Kindleberger tarihsel vakalardan genelleme yapmak zorundaydı; bugün bir krizin ortasında yatırımcılara ne düşündüklerini sorabiliyoruz.

Bu imkânın değeri, giriş bölümünde değindiğim GameStop olayında açıkça görüldü. Olay, Shiller'in salgın modelinin neredeyse laboratuvar koşullarında gözlemlenebildiği bir vakaydı: Anlatının yayılımı forum gönderileri üzerinden gün gün izlenebiliyordu. Aynı zamanda Keynes'in güzellik yarışmasının çağdaş bir versiyonuydu; belirleyici olan şirketin değeri değil, diğer katılımcıların neye inanacağına dair beklentilerdi. Kindleberger'in mani aşaması için tarihsel kayıtlara başvurmak zorunda kalan araştırmacının aksine, bugünün araştırmacısı bir maninin anlatı altyapısını gerçek zamanlı olarak kaydedebiliyor.

Ama doğrudan ölçüm imkânı, kendi sorunlarını da beraberinde getiriyor.

Sınırlar ve eleştiriler

İnançlar ve anlatılar üzerine kurulan alan güçlü bir açıklama potansiyeli taşıyor, ama hem yöntemsel hem de normatif sınırları var.

Söylenen ile yapılan arasındaki mesafe

Açıklanmış tercih geleneğinin anket verisine yönelttiği eski şüphe tamamen haksız değildir. Anket yanıtları maliyetsizdir; katılımcılar yanıtlarının sonucuna katlanmazlar. İnsanlar, gerçekte nasıl davrandıklarını değil, nasıl görünmek istediklerini de söyleyebilirler.

Deneysel çalışmalar bu sorunun farkındadır. De Quidt, Haushofer ve Roth'un 2018'de American Economic Review'da yayımlanan çalışması, katılımcıların araştırmacının beklentisine uygun yanıt verme eğiliminin, yani deneyci talebi etkisinin, nasıl ölçülüp sınırlandırılabileceğini gösterdi. Ama bu tür düzeltmeler sorunu ancak kısmen çözer.

Tercih çarpıtması ve ifade ortamı

Timur Kuran'ın Private Truths, Public Lies kitabında geliştirdiği tercih çarpıtması (preference falsification) kavramı, anket temelli inanç ölçümü için ciddi bir sorun oluşturur. İnsanlar, toplumsal ya da siyasal baskı altında, gerçek görüşlerinden farklı görüşleri kamusal olarak ifade edebilirler.

Bu sorun özellikle kamusal ifadenin maliyetli olduğu ortamlarda, yani otoriter ya da derin biçimde kutuplaşmış toplumlarda ve yetkililerin panik yaratacağı gerekçesiyle bilgi akışını sınırlayabildiği kriz dönemlerinde belirginleşir. Böyle bir ortamda yapılan bir ankette katılımcıların, örneğin bir krizin sorumluluğu konusundaki görüşlerini açıkça ifade edip etmeyeceği belirsizdir. Anlatıları ölçmeye çalışan araştırmacı, aslında kamusal olarak ifade edilmesi güvenli görülen anlatıları ölçüyor olabilir.

Bu sorun sosyal medya ve haber metinlerinden anlatı çıkaran yöntemler için de geçerlidir. Metin derlemi, toplumda dolaşan anlatıların değil, dolaşmasına izin verilen anlatıların bir örneklemi olabilir.

Kavramın esnekliği

Anlatı kavramının gücü genişliğindedir; zayıflığı da. Eğer her ekonomik olay bir anlatıyla açıklanabiliyorsa, kavram yanlışlanamaz hâle gelme riski taşır. Shiller'in tarihsel örneklerinin önemli bir kısmı, sonradan bakıldığında çekici olan, ama olay sırasında hangi anlatının baskın çıkacağını öngörmeye pek yardımcı olmayan anlatılardır.

Eliaz ve Spiegler'in nedensellik çizgesi tanımı ve Andre ve arkadaşlarının ampirik yöntemi bu sorunu önemli ölçüde azaltıyor. Ama yine de bir anlatının ne zaman viral olacağını önceden kestirmek, alanın en zayıf halkası olmayı sürdürüyor.

Ters nedensellik

Anlatılar davranışı mı biçimlendirir, yoksa davranışı ve sonuçları sonradan mı rasyonelleştirir? Finansal krizlerin ardından ortaya çıkan anlatılar çoğunlukla ikinci türdendir. 2008 krizinden sonra dolaşıma giren açıklamalar, yani açgözlü bankacılar, devletin konut politikası ya da gevşek para politikası, büyük ölçüde farklı siyasi ve mesleki konumları savunan nedensellik hikâyeleriydi. Bireysel düzeyde de benzer bir mekanizma işler: Kaybeden bir yatırımcının sorunu dış etkenlere bağlayan bir anlatıya inanması, kendi kararının sorgulanmasını gereksiz kılar.

Bu nedenle kriz sonrası toplanan anket verileri, krizden önceki inançları ölçmek için güvenilir değildir. İnsanlar kriz öncesindeki beklentilerini hatırlarken, sonradan öğrendiklerini geriye doğru yansıtırlar (geriye dönük yanlılık).

Kurumsal zeminin gölgede kalması

Belki de en önemli eleştiri normatiftir. Bir krizi yatırımcıların inançları ve bilişsel yanlılıkları üzerinden açıklamak, sorumluluğu fark edilmeden mağdurlara kaydırma riski taşır. "Yatırımcılar yüksek getiriye kandı" cümlesi doğru olabilir, ama bu yapının nasıl bu ölçüde büyüyebildiği, denetimin neden geç kaldığı ve kimlerin bundan yararlandığı sorularını geri plana itebilir.

2008 krizinde bu sorular, kredi derecelendirme kuruluşlarının çıkar çatışmaları, tezgâhüstü türev piyasalarının denetim dışında kalması ve düzenleyicilerin risk birikimini neden geç fark ettiği etrafında döndü. Bu soruların yanıtları davranışsal iktisadın değil, siyasal iktisadın ve düzenleme kuramının alanına girer. Anlatı iktisadı, kurumsal analizin yerini değil, yanını alabilir.

Bir araştırma gündemi

Bu sınırlar, alanın gelişimi için aynı zamanda bir araştırma gündemi de tanımlıyor. Somut olarak dört yön öne çıkıyor.

1.         Kriz öncesi ve sonrası panel anketleri. Geriye dönük yanlılık sorununu aşmanın en iyi yolu, aynı yatırımcılara kriz öncesinde ve sonrasında düzenli aralıklarla ulaşan, ön kaydı yapılmış panel anketleridir. Böylece inançların kriz sırasında nasıl değiştiği, sonradan kurulan anlatılardan bağımsız olarak gözlemlenebilir.

2.         Getiri algısı üzerine bilgi müdahalesi deneyleri. Katılımcıların bir kısmına benzer ürünler arasındaki getiri farklarının olağan dağılımı hakkında bilgi verilerek, bu bilginin olağan dışı yüksek getiriyi bir risk işareti olarak algılama olasılığını değiştirip değiştirmediğinin ölçülmesi.

3.         İfade ortamına duyarlı metin analizi. Anlatı yayılımını haber ve sosyal medya metinlerinden izleyen çalışmaların, hangi metinlerin derleme girmediğini, yani silinen, engellenen ya da hiç yazılmayan anlatıları da hesaba katan yöntemler geliştirmesi.

4.         Nedensel çıkarım araçlarıyla inanç ölçümünün birleştirilmesi. Düzenleyici bir değişikliğin farklı zamanlarda farklı kurumları etkilediği durumlarda farklar-içinde-farklar tasarımlarını anket verileriyle birleştirmek, inanç kanalıyla gerçekleşen etkileri mekanik kanallardan ayırmaya yardımcı olabilir.

Son öneri, bugün iktisatta yöntem tartışmasının iki ana eksenini birbirine bağlıyor: Güvenilirlik devriminin nedensel çıkarım araçları ile inançlar alanının ölçüm araçları, aynı olayın farklı yüzlerini aydınlatmak için birlikte kullanılabilir.

Yeni bir ölçüm sorunu: Homo silicus ve simüle edilmiş inançlar

İnançlar alanı tam da ölçüm araçlarını olgunlaştırdığı bir anda, beklenmedik bir yöntemsel meydan okumayla karşılaştı: büyük dil modelleri. Bu modeller hem anket verisini analiz etmenin hem de, daha tartışmalı biçimde, anket katılımcılarını simüle etmenin bir aracı olarak önerilmeye başlandı.

Horton'un önerisi

John Horton'un 2023 tarihli "Large Language Models as Simulated Economic Agents: What Can We Learn from Homo Silicus?" makalesi, büyük dil modellerinin iktisadi ajanların hesaplamalı modelleri olarak kullanılabileceğini öne sürdü. Horton, klasik davranışsal iktisat deneylerini dil modelleriyle yeniden üreterek modellerin insan davranışına benzer örüntüler sergilediğini gösterdi.

Siyaset biliminde Argyle ve arkadaşları benzer bir öneriyi "silikon örneklem" kavramıyla geliştirdi. Fikir şuydu: Bir dil modeline belirli demografik özelliklere sahip bir kişi gibi yanıt vermesi söylendiğinde, model o grubun tutumlarını makul bir doğrulukla yansıtabilir.

Bu öneri, anket iktisadı için hem cazip hem tehlikelidir. Cazip, çünkü gerçek bir anket aylar ve ciddi bütçeler gerektirirken simülasyon dakikalar sürer. Tehlikeli, çünkü alanın bütün iddiası, insanların zihninde gerçekte ne olduğunu, araştırmacının ya da modelin varsaydığından farklı olarak, ölçmektir.

Simülasyon neyi simüle eder?

Bu noktada önceki bölümdeki tercih çarpıtması sorunu yeni bir biçim alır. Eğer bir toplumda belirli anlatıların kamusal olarak ifade edilmesi baskılanıyorsa, o toplum hakkındaki metin derlemi de bu baskıyı yansıtır. Engellenen haberler, kapatılan hesaplar ve hiç yazılmayan görüşler, gelecekte eğitilecek modellerin göreceği metinlerin de dışında kalır. Simüle edilmiş yatırımcı, gerçek yatırımcının değil, kamusal alanda konuşabilen yatırımcının bir yansıması olur.

İkinci bir sorun temsiliyettir. Dil modellerinin eğitim verileri İngilizce ve Batılı kaynaklar ağırlıklıdır. Uzun süreli yüksek enflasyon deneyimi yaşamış ve İngilizce dışında dillerde konuşan toplumların zihin modellerinin, örneğin enflasyon karşısında nominal getiriye verilen tepkinin, bu modellerde ne ölçüde doğru temsil edildiği açık bir sorudur. Bu, Stantcheva'nın bulgularının ABD bağlamına özgü olup olmadığı sorusunun yeni bir versiyonudur.

Kodlayıcı olarak dil modeli

Daha az tartışmalı kullanım, dil modellerinin açık uçlu anket yanıtlarını kodlamak için kullanılmasıdır. Andre ve arkadaşlarının anlatıları nedensellik çizgelerine dönüştürme işi, artık büyük ölçüde otomatikleştirilebiliyor.

Ama burada da bir bedel var. Kodlama, yorumlamadır. Bir modelin "fon yöneticisi bizi kandırdı" yanıtını "dolandırıcılık anlatısı" olarak mı, "güven kaybı anlatısı" olarak mı sınıflandıracağı, modelin kendi örtük kategorilerine bağlıdır. Açık uçlu soruların asıl amacı araştırmacının kategorilerini dayatmamaktı; dil modeli kodlayıcı ise yeni ve daha görünmez bir kategori setini dayatma riski taşır.

Anlatı taşıyıcısı olarak dil modeli

Son olarak, dil modelleri artık yalnızca bir ölçüm aracı değil, kendileri birer anlatı taşıyıcısıdır. Milyonlarca insan finansal kararlarına dair sorularını sohbet tabanlı yapay zekâ araçlarına soruyor. Bir sonraki finansal krizde yatırımcıların başvuracağı açıklamaların bir kısmı, bu modellerin ürettiği metinler olacak.

Shiller'in salgın modeli açısından bu, yeni ve güçlü bir bulaşma kanalının ortaya çıkması demektir. Bu kanalın özelliği, aynı anlatıyı çok sayıda insana, kişiselleştirilmiş bir dille ve bir uzman otoritesi edasıyla iletebilmesidir. Homo silicus, homo economicus'un zihnini yalnızca simüle etmekle kalmıyor, onu biçimlendirmeye de başlıyor.

Bu gelişme, iktisadi düşünce tarihi açısından ironik bir döngüyü tamamlıyor. Rasyonel beklentiler devrimi, ajanların modeli bildiğini varsaymıştı. Şimdi ise ajanlar, giderek artan ölçüde, kendilerine bir modelin anlattığını biliyor.

Sonuç: İnançlar kurumların içinde yaşar

İnançlar ve anlatılar üzerine kurulan yeni alan, Katona'dan Shiller'e, Manski'den Stantcheva'ya uzanan bir çizginin ürünü. Bu çizginin temel iddiası şudur: İnsanların ekonomiyi nasıl düşündüğü, ekonominin nasıl işlediğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Rasyonel beklentiler devriminin inançları modelden türetme kararı kuramsal zarafet kazandırmıştı; ama krizlerin tam da modelden sapan inançlardan doğduğu gerçeğini görünmez kılmıştı.

Alanın katkısı, bu inançları doğrudan ölçülebilir, deneysel olarak değiştirilebilir ve kuramsal olarak modellenebilir kılmasıdır. Anlatının bir nedensellik modeli olarak tanımlanması, açık uçlu anketler ve bilgi müdahalesi deneyleri, Keynes'in ve Shiller'in sezgilerini sınanabilir hipotezlere dönüştürdü.

Ama alanın sınırları da en az katkısı kadar önemlidir. İnançlar boşlukta oluşmaz. Onları sömürülebilir kılan finansal yapılar, bu yapıların büyümesine izin veren denetim boşlukları ve anlatıların dolaşımını biçimlendiren bilgi ortamları vardır. Kindleberger'in gözlemi burada da geçerlidir: Mani dönemleri, şüpheciliğin askıya alındığı dönemlerdir. Ama şüpheciliği askıya alan yalnızca yatırımcılar değildir.

Bu nedenle bu yazının vardığı sonuç, anlatı iktisadının kurumsal ve siyasal iktisadın yerini alamayacağı, ama onu zorunlu olarak tamamlaması gerektiğidir. Bir krizi yalnızca kurumlar üzerinden okumak, neden insanların bu kurumlara inandığını açıklayamaz. Yalnızca inançlar üzerinden okumak ise, bu inançların hangi kurumsal koşullarda oluştuğunu ve kimin işine yaradığını gözden kaçırır.

İktisadi düşünce tarihi açısından belki de en ilginç nokta şudur. Keynes'in Genel Teori'nin on ikinci bölümünde dile getirdiği sezgiler, yani belirsizlik altında uzlaşımlara yaslanma, başkalarının yargısını tahmin etme ve hayvansal güdüler, neoklasik sentezle budandıktan neredeyse bir yüzyıl sonra, ölçüm araçlarıyla donanmış olarak geri döndü. Büyük dil modellerinin hem ölçüm aracı hem de anlatı taşıyıcısı olarak sahneye çıkması ise bu geri dönüşün henüz tamamlanmadığını, aksine yeni bir aşamaya girdiğini gösteriyor.

Kaynakça

•           Akerlof, G. A. ve Shiller, R. J. (2009). Animal Spirits: How Human Psychology Drives the Economy. Princeton University Press.

•           Akerlof, G. A. ve Snower, D. J. (2016). "Bread and Bullets." Journal of Economic Behavior & Organization, 126.

•           Alesina, A., Miano, A. ve Stantcheva, S. (2023). "Immigration and Redistribution." Review of Economic Studies, 90(1).

•           Alesina, A., Stantcheva, S. ve Teso, E. (2018). "Intergenerational Mobility and Preferences for Redistribution." American Economic Review, 108(2).

•           Andre, P., Haaland, I., Roth, C., Wiederholt, M. ve Wohlfart, J. (2026). "Narratives about the Macroeconomy." Review of Economic Studies (NHH duyurusu; ilk sürüm: ECONtribute Discussion Paper 127, 2021).

•           Andre, P., Pizzinelli, C., Roth, C. ve Wohlfart, J. (2022). "Subjective Models of the Macroeconomy: Evidence from Experts and Representative Samples." Review of Economic Studies, 89(6).

•           Andre, P., Schirmer, P. ve Wohlfart, J. (2023). "Mental Models of the Stock Market." Discussion Paper.

•           Argyle, L. P. vd. (2023). "Out of One, Many: Using Language Models to Simulate Human Samples." Political Analysis, 31(3).

•           Baker, S. R., Bloom, N. ve Davis, S. J. (2016). "Measuring Economic Policy Uncertainty." Quarterly Journal of Economics, 131(4).

•           Bordalo, P., Gennaioli, N., Ma, Y. ve Shleifer, A. (2020). "Overreaction in Macroeconomic Expectations." American Economic Review, 110(9).

•           Coibion, O. ve Gorodnichenko, Y. (2015). "Information Rigidity and the Expectations Formation Process." American Economic Review, 105(8).

•           Coibion, O., Gorodnichenko, Y. ve Kumar, S. (2018). "How Do Firms Form Their Expectations? New Survey Evidence." American Economic Review, 108(9).

•           de Quidt, J., Haushofer, J. ve Roth, C. (2018). "Measuring and Bounding Experimenter Demand." American Economic Review, 108(11).

•           Diamond, D. W. ve Dybvig, P. H. (1983). "Bank Runs, Deposit Insurance, and Liquidity." Journal of Political Economy, 91(3).

•           Eliaz, K. ve Spiegler, R. (2020). "A Model of Competing Narratives." American Economic Review, 110(12).

•           Friedman, M. (1953). "The Methodology of Positive Economics." Essays in Positive Economics içinde. University of Chicago Press.

•           Galbraith, J. K. (1955). The Great Crash, 1929. Houghton Mifflin.

•           Gennaioli, N. ve Shleifer, A. (2018). A Crisis of Beliefs: Investor Psychology and Financial Fragility. Princeton University Press.

•           Gentzkow, M., Kelly, B. ve Taddy, M. (2019). "Text as Data." Journal of Economic Literature, 57(3).

•           Haaland, I., Roth, C., Stantcheva, S. ve Wohlfart, J. (2025). "Understanding Economic Behavior Using Open-Ended Survey Data." Çalışma tebliği.

•           Horton, J. J. (2023). "Large Language Models as Simulated Economic Agents: What Can We Learn from Homo Silicus?" NBER Working Paper 31122.

•           Katona, G. (1951). Psychological Analysis of Economic Behavior. McGraw-Hill.

•           Kermack, W. O. ve McKendrick, A. G. (1927). "A Contribution to the Mathematical Theory of Epidemics." Proceedings of the Royal Society A, 115.

•           Keynes, J. M. (1936). The General Theory of Employment, Interest and Money. Macmillan.

•           Kindleberger, C. P. (1978). Manias, Panics, and Crashes: A History of Financial Crises. Basic Books.

•           Kuran, T. (1995). Private Truths, Public Lies: The Social Consequences of Preference Falsification. Harvard University Press.

•           Lucas, R. E. (1976). "Econometric Policy Evaluation: A Critique." Carnegie-Rochester Conference Series on Public Policy, 1.

•           Manski, C. F. (2004). "Measuring Expectations." Econometrica, 72(5).

•           Minsky, H. P. (1986). Stabilizing an Unstable Economy. Yale University Press.

•           Muth, J. F. (1961). "Rational Expectations and the Theory of Price Movements." Econometrica, 29(3).

•           Samuelson, P. A. (1938). "A Note on the Pure Theory of Consumer's Behaviour." Economica, 5(17).

•           Shiller, R. J. (1997). "Why Do People Dislike Inflation?" C. Romer ve D. Romer (ed.), Reducing Inflation içinde. University of Chicago Press.

•           Shiller, R. J. (2000). Irrational Exuberance. Princeton University Press.

•           Shiller, R. J. (2017). "Narrative Economics." American Economic Review, 107(4).

•           Shiller, R. J. (2019). Narrative Economics: How Stories Go Viral and Drive Major Economic Events. Princeton University Press.

•           Shleifer, A. ve Vishny, R. (2011). "Fire Sales in Finance and Macroeconomics." Journal of Economic Perspectives, 25(1).

•           Stantcheva, S. (2021). "Understanding Tax Policy: How Do People Reason?" Quarterly Journal of Economics, 136(4).

•           Stantcheva, S. (2023). "How to Run Surveys: A Guide to Creating Your Own Identifying Variation and Revealing the Invisible." Annual Review of Economics, 15.

•           Stantcheva, S. (2024). "Why Do We Dislike Inflation?" Brookings Papers on Economic Activity, Bahar 2024 (NBER WP 32300; Brookings).



[1] Claude AI ile birlikte yazılmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cambridge'in Kışkırtıcı (Provocative) Dehası: Joan Robinson'ın Entelektüel ve Duygusal Öyküsü

TÜRKİYE'NİN ÖNCÜ KADIN AKADEMİSYENLERİ: İKTİSAT VE SOSYAL BİLİMLER ANALİZİ

Küresel Akademinin Doğuşu ve Eksen Değişimi: Humboldt İdealinden Atlantik Ötesi Sürgüne (1810-1945)