Küresel Akademinin Doğuşu ve Eksen Değişimi: Humboldt İdealinden Atlantik Ötesi Sürgüne (1810-1945)
Küresel Akademinin Doğuşu ve Eksen Değişimi: Humboldt İdealinden Atlantik
Ötesi Sürgüne (1810-1945)
Ercan Eren
Genel Giriş
Modern
yükseköğretim sistemlerinin, doktora programlarının ve saf araştırma
enstitülerinin kurumsal ve felsefi kökleri incelendiğinde, patikanın her zaman
19. yüzyıl Kıta Avrupası’na, özellikle de Alman üniversite modeline çıktığı
görülür. 1810 yılında Prusya’nın Napolyon orduları karşısında aldığı varoluşsal
yenilginin yarattığı entelektüel kriz ikliminde Wilhelm von Humboldt’un
kurumsal felsefesiyle kurulan Friedrich-Wilhelms-Universität (Berlin
Üniversitesi), dünya akademi tarihini kökten değiştiren bir şablon sunmuştur.
Araştırma ile öğretimin mutlak birliğini savunan ve akademiyi dogmalardan
arındırarak saf hakikat arayışının sürdürüldüğü özerk bir sığınak haline
getiren bu "Humboldtçu" model, üniversiteleri statik birer meslek
okulu olmaktan çıkarıp modern bilimin kuluçkahanelerine dönüştürmüştür.
Bu kurumsal ve
felsefi zemin, 1870-1930 yılları arasında Alman üniversite sistemini küresel
bilimin ve dehaların mutlak "Mekke'si" haline getirmiştir. Göttingen
ve Berlin; matematik, kuramsal fizik ve kuantum mekaniğinde dünyanın
tartışmasız başkentleri olurken, Almanya adeta bir "Nobel Fabrikası"
kimliği kazanmış ve Almanca uluslararası bilimin ortak dili (Lingua Franca)
olarak mühürlenmiştir. Bu dönemde Amerikan kolej sistemi (Harvard, Yale vb.)
üst düzey araştırma ve doktora eğitimi noktasında oldukça yetersiz kaldığından,
binlerce Amerikalı genç deha metodolojik ciddiyeti ve seminer kültürünü
öğrenmek için Almanya’ya akın etmiştir. Bu entelektüel köprü, Johns Hopkins ve
Chicago gibi ilk saf Amerikan araştırma üniversitelerinin doğrudan Alman
şablonu kopyalanarak kurulmasını sağlamıştır.
Ancak 1933
yılında Nazi rejiminin iktidara gelmesiyle başlayan totaliter süreç, bu muazzam
entelektüel kalenin kendi kurumsal intiharını tetiklemiştir. Gleichschaltung
(Hizaya Getirilme) politikaları ve Profesyonel Memuriyetin Geri Getirilmesi
Kanunu ile üniversitelerin asırlık özerkliği lağvedilmiş, liyakatin yerini
ideolojik biat almıştır. Üniversite kampüslerinin önünde on binlerce bilimsel
eserin yakılmasıyla somutlaşan zihniyet kırımı, tarihin gördüğü en büyük
küresel beyin göçünü başlatmıştır.
Albert
Einstein’dan Erwin Schrödinger’e, John von Neumann’dan Leo Szilárd’a kadar
binlerce dehanın Almanya’yı terk etmesi, Göttingen ve Berlin gibi asırlık
çınarları metodolojik birer enkaza çevirirken; dünün "Almanya hayranı
öğrencisi" olan ABD, bu muazzam sermayeyi Princeton IAS, Harvard ve MIT
gibi merkezlerde absorbe ederek küresel bilimin yeni ve mutlak efendisine
dönüşmüştür.
Bu çalışma;
kuruluşunun kurucu felsefesinden 1940'lardaki trajik çöküşe ve Atlantik ötesi
göçe kadar Alman üniversite sisteminin makroskobik bir panoramasını
sunmaktadır. Çalışmanın amacı, günümüz araştırma üniversitelerinin köklerindeki
canlı Alman mirasını ortaya koyarken, kurumsal özerkliğin ve akademik
özgürlüğün, totaliter siyasi yapılar karşısında korunması gereken ne denli
hayati ve zamansız birer oksijen çadırı olduğunu felsefi ve tarihsel olarak
gözler önüne sermektir.
I: Humboldt İdeali ve Modern Araştırma Üniversitesi Şablonu (19. Yüzyıl
Başları)
1.1. Wilhelm von Humboldt’un Kurumsal Felsefesi: Araştırma ve Öğretimin
Birliği (Einheit von Lehre und Forschung)
19. yüzyılın
şafağında, Napolyon Savaşları'nın yarattığı jeopolitik ve entelektüel yıkım,
Kıta Avrupası'ndaki geleneksel yükseköğretim yapılarının yapısal yetersizliğini
gün yüzüne çıkarmıştır. Bu dönemde Prusya'da devletin ve toplumun entelektüel
rasyonelleşme hamlesini üstlenen kurucu figür, Kültür ve Eğitim Bakanlığı
bünyesinde reformları yöneten devlet adamı ve dil bilimci Wilhelm von Humboldt
olmuştur. Humboldt’un kurumsal felsefesi, üniversiteyi statik bir meslek
edindirme okulu ya da geçmişin dondurulmuş dogmalarını ezberleten bir manastır
uzantısı olmaktan çıkararak, modern araştırma odaklı yükseköğretim sisteminin
kurucu şablonunu üretmiştir.
Humboldtçu
modelin en radikal ve yenilikçi sacayağı, araştırma ve öğretimin birliği
(Einheit von Lehre und Forschung) ilkesidir. Bu kurumsal felsefeye göre:
- Bilginin Bitmemişliği: Bilim (Wissenschaft), sınırları çizilmiş ve tamamlanmış bir
kurallar bütünü olarak değil; sürekli genişleyen, sorgulanan ve henüz tam
olarak çözülmemiş dinamik bir süreç olarak tanımlanmıştır.
- Profesör-Öğrenci Sinerjisi: Profesörler, yalnızca kürsüden mutlak doğruları dikte eden
"öğretmenler" olmaktan çıkarılmış; kendilerini yeni hakikatleri
keşfetmeye adamış "araştırmacılar" olarak yeniden
konumlandırılmıştır. Öğrenciler ise bilgiyi pasif bir biçimde depolayan
alıcılar değil, araştırma laboratuvarlarında ve seminer salonlarında
profesörle birlikte bilimi üreten, sorgulayan ortaklar (Miforscher)
düzeyine yükseltilmiştir.
Bu doğrultuda
üniversite, sadece eğitimin yapıldığı değil, bilimsel araştırmanın bizzat
kurumsal merkezini oluşturan hibrit bir yapıya bürünmüştür.
1.2. Akademik Özgürlük Kavramının (Lehr- und Lernfreiheit) Doğuşu ve
Kurumsallaşması
Humboldt
idealinin araştırma ve öğretimin birliği ilkesini hayata geçirebilmesi için,
üniversitenin siyasi, dini ve bürokratik baskılardan arındırılmış tam bir
kurumsal koruma kalkanına ihtiyacı vardı. Bu kalkan, iki kurucu kavramla
sistemleştirilerek modern akademi hukukuna kazandırılmıştır: Lehrfreiheit
(Öğretme Özgürlüğü) ve Lernfreiheit (Öğrenme Özgürlüğü).
Humboldtçu Akademik Özgürlük Yapısı
- 1.
[LEHRFREIHEIT] (Öğretme Özgürlüğü)
- Profesörün;
devletin, sarayın veya kilisenin ideolojik dayatmalarından tamamen
bağımsız olarak kendi araştırma alanını seçebilmesi.
- Ulaştığı
bilimsel sonuçları ve teorileri hiçbir sansüre uğramadan kürsüde özgürce
savunabilmesi.
- 2.
[LERNFREIHEIT] (Öğrenme Özgürlüğü)
- Öğrencinin,
katı ve önceden belirlenmiş dogmatik ders programlarına mahkûm olmaması.
- Kendi
entelektüel ilgisine göre müfredatını şekillendirebilmesi, üniversiteler
arası geçiş yapabilmesi, ders ve hoca seçiminde tam bir özgürlüğe sahip
olması.
Bu iki
özgürlük alanı, üniversiteyi kilisenin teolojik dogmalarından ve devletin
gündelik politik rüzgarlarından yalıtarak, akademiyi saf hakikat arayışının
sürdürüldüğü özerk bir "kutsal sığınak" haline getirmiştir.
Üniversite yönetimi idari açıdan devlete bağlı olsa da bilimsel içerik ve
araştırma metodolojisi üzerinde devletin hiçbir denetim yetkisinin olmaması,
Alman üniversite geleneğinin en karakteristik ve koruyucu zırhını
oluşturmuştur.
1.3. Alman Üniversitelerinin Teolojik ve Skolastik Dogmalardan Sıyrılarak
Saf Bilimsel Laboratuvarlara Dönüşmesi
Humboldt
felsefesinin Berlin Üniversitesi’nde (1810) kurumsallaşmasının ardından, bu
devrimci model hızla Göttingen, Heidelberg ve Leipzig gibi köklü Alman
üniversitelerine de sirayet etmiştir. Orta çağdan kalan eski Avrupa üniversite
yapısı, hiyerarşik olarak Teoloji fakültesini en tepeye koyuyor; Hukuk, Tıp ve
Felsefe fakültelerini ise bu dini çerçevenin altında sınırlandırıyordu. Humboldt
reformu, bu skolastik hiyerarşiyi tersyüz ederek Felsefe Fakültesini
(doğa bilimlerini de kapsayan beşerî bilimler gövdesini) üniversitenin kalbine
yerleştirmiştir.
Bu kurumsal
dönüşümün somut pratik yansımaları şu şekilde şekillenmiştir:
|
Kurumsal
Yapı |
Orta Çağ
Skolastik Modeli |
Yeni Alman
Araştırma Üniversitesi |
|
En Yüksek
Fakülte |
Teoloji
Fakültesi (Dini Meşruiyet) |
Felsefe
Fakültesi (Saf Bilimsel Akıl) |
|
Eğitim
Metodu |
Skolastik
Ezber ve Metin Okuma |
Seminer
Sistemi ve Deneysel Laboratuvar |
|
Bilimin
Amacı |
Mevcut
Dogmaları Korumak ve Yaymak |
Yeni Bilgi
Üretmek ve Sınırları Zorlamak |
Bu zihniyet
devrimiyle birlikte Göttingen’de Carl Friedrich Gauss ile matematik;
Berlin’de Johannes Müller ile deneysel fizyoloji ve tıp; Giessen’de Justus
von Liebig ile modern kimya laboratuvarları kurulmuştur. Üniversiteler,
kutsal metinlerin şerh edildiği pasif kurumlardan; kimyasal tüplerin kaynadığı,
matematiksel formüllerin çarpıştırıldığı, arşiv belgelerinin tarihsel-kritik
yöntemle didik didik edildiği saf bilimsel laboratuvarlara dönüşmüştür.
19. yüzyılın
ilk yarısında tamamlanan bu kurumsal dönüşüm, Alman üniversite sistemini
teolojik prangalardan kurtararak, onu önümüzdeki bir asır boyunca dünyayı
domine edecek olan küresel bilimin ve dehaların mutlak "Mekke'si"
haline getirecek olan altyapıyı mühürlemiştir.
II: Akademik Mekke: Küresel Dehaların ve Nobel Sisteminin Almanya
Hegemonyası (1870-1930)
2.1. Göttingen ve Berlin’in Matematik ve Kuantum Fiziğindeki Mutlak Küresel
Liderliği
1871 yılında
Alman birliğinin sağlanması ve endüstriyel sıçrama, Humboldt idealiyle
yoğrulmuş Alman üniversite sistemini maddi ve kurumsal olarak zirveye
taşımıştır. Bu dönemde özellikle Berlin ve Göttingen
üniversiteleri, dünya bilim tarihinin akışını değiştiren dehaların toplandığı
monolitik birer çekim merkezi haline gelmiştir.
Göttingen
Üniversitesi, Carl Friedrich Gauss’un bıraktığı mirası devralan David
Hilbert ve Felix Klein gibi isimlerin liderliğinde, dünya
matematiğinin mutlak başkenti konumundaydı. Hilbert’in 1900 yılında Paris’te
sunduğu "23 Matematik Problemi", sonraki bir asır boyunca dünya
matematikçilerinin çalışma ajandasını tek başına belirlemiştir.
Fizik alanında
ise Berlin ve Göttingen, klasik fiziğin sınırlarının yıkıldığı ve kuantum
mekaniğinin doğduğu laboratuvarlar haline gelmiştir:
- Berlin Aksı: Max Planck’ın kuantum teorisini Berlin’de formüle etmesi ve ardından Albert
Einstein’ın Prusya Bilimler Akademisi’ne çağrılarak Genel Görelilik
kuramı üzerindeki mesaisini Berlin Üniversitesi koridorlarında
olgunlaştırması, şehri kuramsal fiziğin Mekke'si yapmıştır.
- Göttingen Kuantum Okulu: Max Born, Werner Heisenberg ve Pascual Jordan gibi isimlerin
Göttingen'de bir araya gelmesiyle "Kuantum Mekaniği"
matematiksel bir disiplin olarak burada şekillenmiştir. Dünyanın dört bir
yanından (özellikle Oppenheimer ve von Neumann gibi figürler) genç bilim
insanları bu teorik devrimi yerinde solumak için Almanya'ya akın etmiştir.
2.2. Almanya’nın Bir "Nobel Fabrikası" Haline Gelişi
1901 yılında
verilmeye başlanan Nobel Ödülleri’nin ilk otuz yıllık bilançosu incelendiğinde,
Alman üniversite sisteminin küresel bilimsel hegemonyası ampirik olarak da
tescillenmektedir. Bu dönemde Almanya, özellikle Fizik, Kimya ve Tıp
alanlarında ödülleri adeta domine ederek kurumsal bir "Nobel
Fabrikası" kimliği kazanmıştır.
Bu başarı
tesadüfi değildi. Humboldt modelinin getirdiği "saf araştırma
odaklılık", devletin endüstriyel devrimle (özellikle kimya ve elektrik
sektörleri) entegre ettiği devasa bütçeli enstitülerle (Kaiser-Wilhelm-Gesellschaft)
destekleniyordu. Bilim insanları idari işlerle boğulmuyor, sadece
laboratuvarlarında yeni hakikatler üretmeye odaklanıyordu.
2.3. Uluslararası Bilim Dilinin Almanca Olarak Mühürlenmesi
Alman
üniversitelerinin hem fen bilimlerinde hem de beşerî bilimlerde (tarih,
felsefe, sosyoloji) kurduğu bu metodolojik ve teorik üstünlük, Almancayı
küresel bilimin ortak dili (Lingua Franca) haline getirmiştir.
19.Yüzyılın
sonu ve 20. yüzyılın başında; Amerika, İngiltere, Rusya veya Japonya fark
etmeksizin, tıp, kimya, fizik, iktisat ya da felsefe alanında dünyadaki en
güncel literatürü takip etmek isteyen her araştırmacı, Almanca öğrenmek
zorundaydı. Dönemin en prestijli hakemli dergileri (Annalen der Physik
gibi) Almanca yayınlanıyor; uluslararası kongrelerde bildiriler bu dille
sunuluyordu. Bir bilim insanının rüştünü ispat etmesi, Anglo-Amerikan
dergilerinde değil, bir Alman profesörün çıkardığı Jahrbuch veya Zeitschrift
sayfalarında yer bulabilmesiyle ölçülüyordu.
Alman
akademisi, 1930'lara girilirken kurumsal ciddiyeti, deha yoğunluğu ve
metodolojik disipliniyle insanlık tarihinin gördüğü en parlak, en hegemonik
bilimsel yapıyı temsil ediyordu. Ancak bu muazzam entelektüel kale, kendi
içinden çıkacak ideolojik bir barbarlığa karşı ne kadar savunmasız olduğunu acı
bir şekilde tecrübe edecekti.
III:
Atlantik Ötesi Entelektüel Köprü: Amerikalıların Almanya Göçü (19. Yüzyıl Sonu-
1933)
3.1. 19.
Yüzyıl Sonunda Amerikan Kolej Sisteminin Yetersizliği ve Doktora (Ph.D.)
Eğitimi İçin Almanya’ya Akın
19. yüzyılın son çeyreğinde Amerika Birleşik
Devletleri, endüstriyel ve ekonomik açıdan devasa bir güce dönüşme
sürecindeydi. Ancak bu maddi sıçramaya tezat oluşturacak biçimde, Amerikan
yükseköğretim sistemi entelektüel ve bilimsel açıdan oldukça geri bir
noktadaydı. O dönemki Harvard, Yale, Princeton veya Columbia gibi köklü
Amerikan kurumları, modern anlamda birer "araştırma üniversitesi"
değil; temeli teolojiye, klasik dillerin ezberine ve üst sınıf gençlerin elit
birer centilmen olarak yetiştirilmesine dayanan geleneksel liberal sanat
kolejleri (liberal arts colleges) niteliğindeydi.
Bu kurumlarda üst düzey lisansüstü eğitim, özgün
bilimsel araştırma imkanları ve modern anlamda doktora (Ph.D.)
programları neredeyse hiç yoktu. Amerikan kolej sisteminin bu teorik ve ampirik
yetersizliği, yeni kuşağın hırslı ve parlak Amerikalı genç dehalarını radikal
bir arayışa itti. Çözüm, okyanusun ötesinde, bilimin tek gerçek mürşidi olarak
kabul edilen Almanya’daydı.
19. yüzyılın sonundan 1933 yılına kadar olan
süreçte, yaklaşık 10.000 civarında Amerikalı genç akademisyen, bilimsel
metodolojiyi yerinde öğrenmek, laboratuvar disiplinini solumak ve bir
"Ph.D." unvanı alarak rüştünü ispat etmek amacıyla Almanya’ya akın
etti. Berlin, Göttingen, Heidelberg ve Leipzig gibi kürsülere yapılan bu
kitlesel entelektüel hac, dünya akademi tarihinin en büyük zihniyet ve
teknoloji transferi köprülerinden birini kurmuştur.
3.2. Alman
Üniversite Modelinin Doğrudan ABD’ye İthali: Johns Hopkins (1876) ve Chicago
Üniversitesi’nin Kuruluşu
Almanya’ya giden Amerikalı genç dehalar, Humboldt
idealiyle örülmüş o muazzam özerklik, araştırma odaklılık ve laboratuvar
ihtişamı karşısında adeta büyülendiler. Amerika’ya döndüklerinde, eski teolojik
kolej yapısının sınırlarını yıkarak Alman modelini doğrudan Amerikan
topraklarında sıfırdan inşa etme hamlesini başlattılar.
Bu kurumsal ithalatın dünya eğitim tarihini
değiştiren ilk somut meyvesi, 1876 yılında kurulan Johns Hopkins
Üniversitesi oldu. Johns Hopkins, Harvard veya Yale gibi İngiliz kolej
modelini değil, tamamen Berlin ve Göttingen üniversitelerini şablon alarak
kurulan ilk saf Amerikan araştırma üniversitesidir:
- Lisansüstü Odaklılık:
Üniversite, lisans eğitimini arka plana iterek enerjisini ve bütçesini
doğrudan doktora programlarına, laboratuvar araştırmalarına ve özgün yayın
üretimine ayırmıştır.
- Profesör-Araştırmacı Kimliği: Kurucu Başkan
Daniel Coit Gilman liderliğindeki Johns Hopkins, ders anlatmaktan ziyade
makale üreten, laboratuvarda yaşayan "Alman ekolü profesör"
profilini Amerika'ya yerleştirmiştir.
Johns Hopkins’in kırdığı bu kurumsal pota, kısa
sürede Amerikan akademisinde bir standart haline geldi. 1892 yılında kurulan Chicago
Üniversitesi de John D. Rockefeller’ın devasa sermayesi ve tamamen Alman
araştırma enstitüleri model alınarak kurgulanan yapısıyla bu kervana katıldı.
Kısa süre içinde Harvard ve Yale gibi eski kurumlar da varlıklarını
sürdürebilmek için kabuk değiştirmek zorunda kaldı ve Alman şablonuna göre
kendilerini yeniden organize ederek modern birer araştırma üniversitesine
dönüştüler.
3.3. Alman
Usulü "Seminer" ve Laboratuvar Kültürünün Amerikan Akademisine
Enjekte Edilmesi
Bu entelektüel köprü, sadece kurumsal binaları
değil, bilginin üretilme ve tartışılma biçimini, yani akademinin "ruhunu
ve metodolojisini" de kökten değiştirmiştir. Alman üniversitelerinden
ithal edilen iki temel pratik, Amerikan eğitim sistemine enjekte edilmiştir:
Amerikan Akademisinde Metodolojik
Dönüşüm
- 1. [REFORM
ÖNCESİ AMERİKAN MODELİ]
- Kürsüden
dogmatik ezber ve pasif dinlemeye dayalı geleneksel kolej yapısı.
- 2. [ALMAN
USULÜ SEMİNER] (Seminer Kültürü)
- Sınıf
içi hiyerarşinin kırılması.
- Profesör
ve öğrencinin yuvarlak masa etrafında bir araya gelerek orijinal
kaynakları tarihsel-kritik yöntemle tartışması.
- 3. [SAF
ARAŞTIRMA LABORATUVARI] (Forschungslabor)
- Bilimin
sadece ders kitaplarından okunmayıp; bizzat mikroskop başında, kimyasal
tüpler arasında ya da arşiv belgeleriyle tümevarımsal olarak yeniden
üretilmesi.
Amerikalı iktisatçılar, tarihçiler ve fizikçiler
Berlin’de Schmoller’in, Göttingen’de Hilbert’in seminer tezgahından geçerek
kazandıkları o ampirik ciddiyeti, veri toplama titizliğini ve metodolojik
şüpheciliği kendi ülkelerine taşıdılar.
Bu süreç, Amerikan sosyal ve fen bilimlerini
İngiliz tarzı amatör bir entelektüalizmden çıkararak, profesyonel, kurumsal ve
ampirik birer bilimsel disiplin haline getirmiştir. 19. yüzyılın sonunda
Almanya’ya hayran birer "öğrenci" olarak giden Amerikalılar,
1930'lara gelindiğinde kendi ülkelerinde Alman modeliyle donatılmış devasa bir
akademik altyapı kurmuş durumdaydılar. Bu altyapı, 1933 yılında Almanya'da
patlak verecek olan o karanlık kırımda, Avrupa'dan kaçacak olan dehalara ev
sahipliği yapacak ve küresel bilimin merkezini tamamen Atlantik’in öteki
yakasına taşıyacak olan o devasa kuluçkayı hazırlıyordu.
IV: Büyük Kırılma: Nazilerin İktidarı ve Bilimin Kurumsal İntiharı (1933)
4.1. 7 Nisan 1933 Kanunu ve Aryan Paragrafı: Alman Akademisine İndirilen
Ölümcül Darbe
Alman
üniversite sisteminin bir asırdır titizlikle koruduğu kurumsal ihtişam, deha
yoğunluğu ve metodolojik üstünlük, 1933 yılında rasyonel dünyanın sınırlarını
zorlayan bir barbarlık dalgasıyla sarsılmıştır. Adolf Hitler’in şansölye olarak
atanmasının hemen ardından, Nazi rejimi toplumu ve devlet kurumlarını tek
tipleştirme (Gleichschaltung) hamlesini başlatmıştır. Bu hamlenin
akademi cephesindeki yasal baltası, 7 Nisan 1933’te yürürlüğe giren "Profesyonel
Memuriyetin Geri Getirilmesi Kanunu" (Gesetz zur Wiederherstellung
des Berufsbeamtentums) olmuştur.
Kanunun
merkezinde yer alan ve "Aryan Paragrafı" olarak bilinen 3. madde,
Alman devlet memurları (ve dolayısıyla üniversite profesörleri) içindeki
"Aryan soyundan olmayanları" ya da rejime siyasi olarak sadakat
göstermeyeceği düşünülen sol/liberal eğilimli bilim insanlarını hedef almıştır.
Bu yasa neticesinde:
- Almanya genelindeki üniversite kadrolarının %15’inden
fazlası, Berlin ve Göttingen gibi elit merkezlerde ise niteliksel
olarak kadroların üçte birine yakını birkaç hafta içinde
kürsülerinden uzaklaştırılmıştır.
- Sadece ırksal veya siyasi aidiyetleri
nedeniyle; kuramsal fiziğin, matematiğin, iktisadın ve felsefenin küresel
otoriteleri "devlet memurluğu vasfını yitirdikleri" gerekçesiyle
üniversite binalarından dışarı atılmıştır.
Humboldt’un
kurucu ilkesi olan "liyakat ve akademik özerklik", yerini rejime
mutlak ideolojik biat kuralına bırakmıştır.
4.2. Gleichschaltung (Hizaya Getirilme) Süreci, Rektörlük Seçimlerinin
İptali ve Kurumsal Özerkliğin Tasfiyesi
Naziler,
üniversiteleri sadece kadrosal olarak temizlemekle kalmamış; kurumların idari
ve felsefi özerkliklerini de tamamen ortadan kaldırmıştır. Gleichschaltung
(Hizaya Getirilme) süreci doğrultusunda, Alman üniversitelerinin asırlık
gelenekleri olan özerk senato yapıları ve demokratik rektörlük seçimleri bir
gecede lağvedilmiştir.
Üniversite
idareleri, totaliter rejimin hiyerarşik liderlik ilkesine (Führerprinzip)
göre yeniden organize edilmiştir. Rektörler ve dekanlar artık senatolar
tarafından seçilen saygın bilim insanları değil, doğrudan Eğitim Bakanlığı
tarafından atanan ve partinin emirlerini uygulamakla yükümlü birer "idari
komiser" haline getirilmiştir. Martin Heidegger’in Freiburg
Üniversitesi’nde üstlendiği meşhur rektörlük misyonu ve yaptığı rektörlük
konuşması, bu kurumsal teslimiyetin en sembolik felsefi vesikalarından biridir.
Öğretim
görevlilerinin neyi araştıracağı ve kürsüde hangi teorileri anlatacağı, bizzat
partinin ideolojik hakemliğiyle sınırlandırılmıştır. Örneğin fizik alanında
Einstein’ın görelilik kuramı "Yahudi Fiziği" denilerek yasaklanmış;
yerine ampirik derinliği olmayan, milliyetçi ve dogmatik bir "Alman
Fiziği" (Deutsche Physik) ikame edilmeye çalışılmıştır.
4.3. 10 Mayıs 1933 Kitap Yakma Eylemleri: Özgür Düşüncenin Fiziki İmhası
Bu kurumsal
tasfiyenin ve zihniyet kırımının en sembolik ve trajik sahnesi, 10 Mayıs 1933
gecesi yaşanmıştır. Nazi Öğrenci Birliği’nin organize ettiği ve Propaganda
Bakanı Joseph Goebbels’in kışkırtıcı nutuklarıyla desteklediği eylemlerde,
başta Berlin Opernplatz (Bebelplatz) olmak üzere 20’den fazla Alman üniversite
kentinde devasa ateşler yakılmıştır.
Üniversite
kütüphanelerinden, enstitülerden ve profesörlerin odalarından zorla toplanan on
binlerce ciltlik bilimsel ve edebi literatür, "Alman karşıtı ruhu
temizleme" ayini eşliğinde alevlere fırlatılmıştır. Sigmund Freud’un
psikanaliz metinlerinden Karl Marx’ın iktisat teorilerine, Heinrich Heine’nin
şiirlerinden Albert Einstein’ın makalelerine kadar, insanlık ortak mirasının en
parlak ürünleri küle dönüştürülmüştür.
Kitapların
fiziki olarak yakılması, Humboldt’un "saf hakikat arayışı" üzerine
kurduğu modern araştırma üniversitesi şablonunun, totaliter bir devlet aygıtı
karşısında tek bir kurşun bile atamadan nasıl çöktüğünün ve kurumsal
intiharının tüm dünyaya ilanı olmuştur. Almanya kendi elleriyle kendi
entelektüel sermayesini imha ederken, dünya biliminin merkezi de tarihte eşi
benzeri görülmemiş bir göç dalgasıyla yön değiştirmeye başlayacaktır.
V:
Karanlıktan Kaçış: Küresel Beyin Göçü ve Akademik Ağırlık Merkezinin Değişmesi
(1933-1940'lar)
5.1. Einstein,
Schrödinger, von Neumann, Szilárd ve Binlerce Dehanın Almanya’yı Terk Etmesi
1933 yılındaki yasal ve ideolojik tasfiyeler,
Alman üniversite sisteminde tarihin gördüğü en büyük, en ani ve en dramatik
entelektüel kan kaybını başlatmıştır. Nazilerin "Aryanlaştırma"
politikaları karşısında, sadece bir kuşağın değil, insanlık tarihinin yönünü
değiştiren binlerce parlak zihin, can güvenliklerini koruyabilmek adına
Almanya’yı terk etmek zorunda kalmıştır.
Bu kitlesel kaçış dalgasının sembol isimleri,
modern bilim piramidinin kurucularıydı:
- Albert Einstein: 1933
yılında Nazilerin iktidara gelişi sırasında ABD’de bulunan Einstein, bir
daha Almanya’ya dönmeyeceğini ilan ederek Prusya Bilimler Akademisi’ndeki
görevlerinden istifa etmiştir. Naziler tarafından evi yağmalanmış ve
başına ödül konulmuştur.
- Erwin Schrödinger: Kendisi
Aryan soyundan olmasına ve doğrudan bir tehdit altında bulunmamasına
rağmen, rejimdeki antisemitist ve anti-entelektüel barbarlığa tepki
göstererek Berlin Üniversitesi’ndeki kürsüsünü terk etmiş ve ülkesinden
ayrılmıştır.
- John von Neumann ve Leo Szilárd: Modern
bilgisayar mimarisinin, oyun teorisinin ve nükleer fiziğin Macar asıllı
dehaları, Berlin ve Göttingen’deki akademik çalışmalarını yarıda keserek
hızla Atlantik’in ötesine göç etmişlerdir.
Bu isimlerin arkasından binlerce doçent, asistan,
laborant ve araştırmacı da aynı patikayı izlemiştir. Almanya kendi eliyle
yetiştirdiği ve dünyayı dize getiren o devasa beyin gücünü, ırkçı bir cinnet
uğruna sınır dışı etmiştir.
5.2.
Göttingen’in Çöküşü ve David Hilbert’in Tarihi Tespiti
Bu entelektüel kırımın en trajik ve ampirik
sonucu, bir asırdır dünya matematiğinin mutlak başkenti sayılan Göttingen
Üniversitesi’nde yaşanmıştır. Göttingen Matematik Enstitüsü; Hermann Weyl,
Richard Courant, Edmund Landau ve Emmy Noether gibi devasa isimlerin ihraç
edilmesiyle bir gecede bomboş kalmıştır.
Bu kurumsal çöküşün büyüklüğünü, ekolün kurucu
babası David Hilbert’in tarihe geçen o sarsıcı anekdotu en net biçimde
özetlemektedir:
1930’ların ortalarında bir gün, Nazi rejiminin
Eğitim Bakanı Bernhard Rust, Göttingen’deki bir ziyafette yaşlı matematikçi
David Hilbert’in yanına oturur ve gururla sorar:
"Peki Herr Profesör, Yahudi etkisinden
kurtulan ve saf Aryan ruhuna kavuşan Matematik Enstitümüzün durumu şimdi
nasıl?"
Hilbert, bakanın yüzüne bakarak o meşhur ve soğuk
cevabını verir:
"Göttingen'de matematik mi? Bakan Bey, orada
artık hiç matematik kalmadı ki."
Hilbert’in bu tespiti bir mübalağa değil,
kurumsal bir gerçeğin ilanıydı. Formüllerin ve teorilerin arkasındaki dehalar
kovulduğunda, asırlık binaların ve laboratuvarların tek başına bilimi
üretemeyeceği acı bir biçimde tescillenmiştir. Göttingen, küresel bir bilim
merkezinden, rejimin propaganda broşürlerini basan sıradan bir taşra okuluna
gerilemiştir.
5.3. Dünün
"Öğrencisi" Olan ABD’nin Küresel Bilimin Yeni Efendisine Dönüşmesi
Bir önceki bölümde incelediğimiz üzere, 19.
yüzyılın sonunda kendi kolej sistemini yetersiz görerek Almanya’ya öğrenci
gönderen Amerika Birleşik Devletleri, 1933 sonrasındaki bu büyük trajediyi
tarihin en büyük kurumsal fırsatına dönüştürmüştür.
Almanya ve Kıta Avrupası’ndan kaçan mülteci bilim
insanlarına kapılarını sonuna kadar açan ABD; başta Princeton İleri
Araştırmalar Enstitüsü (Institute for Advanced Study- IAS), Harvard,
MIT, Columbia ve Chicago gibi merkezler vasıtasıyla bu deha göçünü absorbe
etmiştir:
1933-1940 Küresel Beyin Göçü ve
Eksen Değişimi
- Geçiş
Süreci: 1933–1940 Yılları Arası Büyük Atlantik
Ötesi Beyin Göçü
- 1. [ALMANYA]
(Karanlığa Gömülen Eski Merkez)
- Entelektüel
Kırım ve Kitap Yakma eylemleri.
- "Alman
Fiziği" ve "Milli Ekonomi" gibi ideolojik dogmaların
bilimin yerini alması.
- 2. [ABD]
(Bilimin Yeni Başkenti)
- Princeton
İleri Araştırmalar Enstitüsü (IAS), Harvard, MIT ve Columbia gibi
merkezlerin dehaları absorbe etmesi.
- Tam akademik özerklik, devasa bütçeler ve sınırsız araştırma
imkanları sunan özerk kürsü yapısı.
Amerikan üniversiteleri mülteci hocalara sadece
güvenli bir liman sunmamış; onlara devasa bütçeler, tam bir akademik özerklik
ve sınırsız araştırma imkânı sağlamıştır. Dünün "Almanya hayranı
öğrencisi" olan ABD, bu muazzam entelektüel sermayeyi tek bir kurşun
atmadan devralarak, 1940’ların başına gelindiğinde temel bilimlerde, sosyal
bilimlerde ve teknolojide dünyanın yeni ve tartışmasız mutlak efendisine
dönüşmüştür. Almanya ise kendi yaktığı kitapların ve sürgün ettiği dehaların
yarattığı o karanlık metodolojik enkazın altında ezilmeye mahkûm olmuştur.
Genel Değerlendirme ve Sonuç
19. yüzyılın
başında Prusya’nın küllerinden doğan Humboldtçu eğitim ideali ile 1933
sonrasında yaşanan Atlantik ötesi kitlesel deha göçü, modern dünya akademisinin
genetik kodlarını ve güç dengelerini belirleyen en radikal tarihsel kırılmadır.
Bu makroskobik çalışmanın kurumsal ve felsefi muhasebesi, günümüz üniversite
yapısının geleceğine de ışık tutan üç temel yapısal bilanço sunmaktadır:
1. Humboldtçu Modelin Paradoksu ve Totaliter Kıskaç
Humboldt’un
araştırma ve öğretimin birliği (Einheit von Lehre und Forschung) ile
akademik özgürlük (Lehr- und Lernfreiheit) ilkeleri üzerine kurduğu
model, bilimi teolojik prangalardan kurtararak saf akıl ve ampirizm zeminine
oturtmuştur. Ancak bu dahi tasarım, yapısal bir paradoksu da bünyesinde
barındırıyordu: Üniversiteye bilimsel alanda mutlak bir özerklik tanınırken,
mali ve idari gövdesi tamamen devlet bürokrasisinin legal şemsiyesine
bağlanmıştı.
Profesörlerin
devlet memuru statüsünde olması, istikrarlı dönemlerde bilim insanına muazzam
bir kurumsal koruma ve konfor sağlarken; devlet mekanizması totaliter bir suç
şebekesine dönüştüğü an üniversitenin en zayıf karnı haline gelmiştir. 1933
yılında Profesyonel Memuriyetin Geri Getirilmesi Kanunu ile binlerce
deha bir gecede kürsülerinden atılırken kurumsal bir direnç hattının
örülememesi, bilimin mali ve idari olarak devlete mutlak bağımlılığının
tarihsel faturasıdır. Fildişi kulesine çekilerek sokağın ve ideolojinin militan
barbarlığından yalıtılabileceğini düşünen elit "mandarin" akademisyen
kuşağı, kurumsal bağımsızlığın hukuki ve toplumsal kalelerini inşa
edemediklerinde, o kulelerin nasıl birer entelektüel mezarlığa dönüşebileceğini
acı bir biçimde tecrübe etmiştir.
2. Küresel Eksen Kayması ve Anglo-Sakson Hegemonyasının Doğuşu
1933
entelektüel kırılması, sadece Almanya’nın kendi eliti üzerindeki bir kırım
değil, küresel bilim coğrafyasında jeopolitik bir tektonik kaymadır. O yıla
kadar dünya biliminin, felsefesinin ve iktisadi düşüncesinin mutlak başkenti
olan Kıta Avrupası, bu hegemonik gücü kendi ırkçı cinnetiyle imha ederek
Atlantik'in öteki yakasına ikram etmiştir.
Göttingen’in
çöküşü ve David Hilbert’in "Orada artık hiç matematik kalmadı"
tespiti, insanlık ortak mirasının nasıl hızla çoraklaşabileceğinin kanıtıdır.
Dünün "Almanya hayranı öğrencisi" olan ve kendi kolej sistemini
yetersiz görerek Berlin’den şablon ithal eden ABD; Princeton IAS, Harvard,
Columbia ve MIT gibi merkezler vasıtasıyla bu mülteci dehaları absorbe ederek
küresel bilimin yeni ve tartışmasız mutlak efendisine dönüşmüştür. Almancanın
uluslararası bilim dili (Lingua Franca) olma vasfını kesin ve geri
döndürülemez biçimde kaybederek yerini İngilizceye bırakması ve küresel
hakemli/indeksli dergi sisteminin Anglo-Amerikan potasında mühürlenmesi bu
büyük entelektüel göçün kalıcı yapısal sonucudur.
3. Günümüz Üniversitelerindeki Canlı Miras ve Zamansız Değer
Bugün dünyanın
en prestijli araştırma merkezlerinden en yerel yükseköğretim kurumlarına kadar
modern akademiyi var eden ve kanıksadığımız tüm yapısal bileşenler, aslında 19.
yüzyıl başındaki o Alman laboratuvar ve seminer kültürünün doğrudan mirasıdır.
- Lisans eğitiminin ötesinde, özgün bilimsel
araştırmayı mühürleyen Doktora (Ph.D.) derecesi,
- Öğrencileri pasif birer dinleyici olmaktan
çıkarıp profesörle yuvarlak masa etrafında ortak araştırmacı düzeyine
yükselten Seminer geleneği,
- Akademik yükselmenin temel kriteri olan ve
kurumsal araştırma disiplinini dayatan "Yayınla ya da Yok Ol"
(Publish or Perish) mekanizması,
tamamen
Humboldt şablonunun Amerikan pragmatizmiyle harmanlanarak küreselleşmiş
formlarıdır.
Son söz
olarak; "Humboldt’tan Sürgüne" uzanan bu
sarsıcı tarihsel panorama, akademik özerklik ve kurumsal bağımsızlık
kavramlarının lüks birer entelektüel retorik değil, bilimin hayatta kalabilmesi
için mutlak birer oksijen çadırı olduğunu göstermektedir. Fikirlerin serbestçe
çarpışamadığı, kürsülerin siyasi sadakat testlerine tabi tutulduğu ve liyakatin
ideolojik biat ile takas edildiği her dönem, en görkemli "akademik
Mekke'lerin" bile hızla birer entelektüel çöle dönüşebileceğini hatırlatan
zamansız bir uyarı anıtıdır. Kurumsal özerkliğin değeri, sadece bilim insanını
korumak için değil, insanlığın rasyonel ve bilimsel geleceğini totaliter
karanlıklardan muhafaza etmek için her çağda yeniden savunulması gereken en
kutsal mevzidir.
Kaynakça
Humboldt İdeali ve Alman Araştırma Üniversitesi Yapısı
- Humboldt, Wilhelm von (1920). "Über die innere und äußere Organisation der höheren
wissenschaftlichen Anstalten in Berlin" [Berlin'deki Yüksek Bilimsel
Kurumların İç ve Dış Örgütlenmesi Üzerine- 1810 Metni]. Gesammelte
Schriften, Cilt 10, Berlin. (Humboldtçu modelin felsefi ve idari
kurucu manifestosu).
- Paulsen, Friedrich (1906). The German Universities and University Study. New York:
Charles Scribner's Sons. (19. yüzyıl Alman üniversite sisteminin
işleyişi, seminer kültürü ve özgürlük kavramları üzerine klasik bir
inceleme).
- Ringer, Fritz K. (1969). The Decline of the German Mandarins: The German Academic
Community, 1890–1933. Harvard University Press. (Alman profesörler
sınıfının sosyolojik yapısını ve totaliter rejim karşısındaki kurumsal
zaaflarını ele alan en temel kaynak).
Atlantik Ötesi Köprü ve Amerikan Akademisinin Dönüşümü
- Diehl, Carl (1978). Americans and German Scholarship, 1770–1870. Yale University
Press. (Amerikalı genç akademisyenlerin Almanya göçünün erken
evrelerini ve Ph.D. kültürünün transferini inceleyen çalışma).
- Hawkins, Hugh (1960). Pioneer: A History of the Johns Hopkins University, 1874–1889.
Cornell University Press. (Tamamen Berlin ve Göttingen modeli esas
alınarak kurulan ilk Amerikan araştırma üniversitesinin kuruluş öyküsü).
- Veysey, Laurence R. (1965). The Emergence of the American University. University of
Chicago Press. (Amerikan kolej sisteminin Alman modeliyle birleşerek
modern araştırma üniversitelerine dönüşme sürecinin geniş muhasebesi).
Bilim Tarihi ve Altın Çağ (1870-1930)
- Cahan, David (Yön.) (1993). An Institute for an Empire: The Physikalisch-Technische
Reichsanstalt, 1871–1918. Cambridge University Press. (Alman
devletinin endüstriyel devrimle temel bilim enstitülerini nasıl entegre
ettiğini gösteren kurumsal çalışma).
- Gamow, George (1966). Thirty Years That Shook Physics: The Story of Quantum Theory.
Anchor Books. (Planck, Einstein, Bohr ve Göttingen kuantum okulunun o
ihtişamlı dönemine dair tarihsel kesit).
- Heisenberg, Werner (1971). Physics and Beyond: Encounters and Conversations. Harper &
Row. (Göttingen ve Berlin’deki o muazzam bilimsel iklimi ve kuantum
devrimini içeriden anlatan anı-metin).
1933 Kırılması, Tasfiye ve Sürgündeki Bilim (1933-1940'lar)
- Ash, Mitchell G. ve Söllner, Alfons (Yön.)
(1996). Forced Migration and Scientific Change:
Emigré German-Speaking Scientists and Scholars after 1933. Cambridge
University Press. (1933 sonrasındaki beyin göçünün küresel bilim
disiplinleri üzerindeki kalıcı etkilerini inceleyen makale derlemesi).
- Beyerchen, Alan D. (1977). Scientists Under Hitler: Politics and the Physics Community in the
Third Reich. Yale University Press. (Akademinin "Hizaya
Getirilme" -Gleichschaltung- sürecini ve Einstein’ın teorilerine
karşı üretilen dogmatik "Alman Fiziği" baskısını ele alan
başyapıt).
- Krohn, Claus-Dieter (1993). Intellectuals in Exile: Refugee Scholars and the New School for
Social Research. University of Massachusetts Press. (Avrupa'dan
kaçan dehaların New York başta olmak üzere ABD'deki kurumsal
entegrasyonunu ve Princeton IAS gibi merkezlerin yükselişini inceleyen
çalışma).
Yorumlar
Yorum Gönder