Güç ve Zenginlik Yeniden: Sanayi Politikası, Jeoekonomi ve Merkantilizmin Dönüşü
Güç ve
Zenginlik Yeniden: Sanayi Politikası, Jeoekonomi ve Merkantilizmin Dönüşü[1]
Ercan Eren
Giriş:
Tabudan meşruiyete
Sanayi politikası ve jeoekonomi, merkantilizmin ne düpedüz rehabilitasyonu
ne de tam bir sentezidir: merkantilist sorular geri dönüyor, ama neoklasik
araçlarla soruluyor. Bu yazı bu tezi savunmaya çalışıyor.
Uzun süre sanayi politikası, ana akım iktisatta neredeyse telaffuz
edilmeyen bir kavramdı. "Kazananları seçmek" devletin yapamayacağı,
yapmaya kalkıştığında rant kollamaya yol açacağı bir iş olarak görülüyordu.
Washington Uzlaşması döneminde bu kuşku bir tür ortak sağduyuya dönüştü.
Son on yılda tablo belirgin biçimde değişti. Juhász, Lane ve Rodrik'in
"yeni sanayi politikası iktisadı" çerçevesi, konuya akademik
meşruiyet kazandırdı. 2025'teki ABD tarifeleri, pandemiyle görünür hâle gelen
tedarik zinciri kırılganlığı ve "friend-shoring" tartışmaları ise
jeoekonomiyi kendi başına bir alt alan hâline getirdi. Clayton, Maggiori ve
Schreger'in çalışmaları bu alanın kuramsal omurgasını oluşturuyor.
Düşünce tarihçisi için buradan verimli bir soru doğuyor. Gördüğümüz şey,
Adam Smith'ten beri itibarsızlaştırılmış merkantilist düşüncenin geri dönüşü
mü? Yoksa eski sezgileri yeni bir dille birleştiren özgün bir sentez mi?
Hangi
merkantilizm?
"Merkantilizmin rehabilitasyonu" demek, rehabilite edilecek
tutarlı bir doktrinin var olduğunu varsayar; tarih yazımı ise bu varsayımı
ciddi biçimde sorgular. Rehabilitasyon sorusunu sormadan önce, hangi
merkantilizmden söz ettiğimizi belirlemek gerekir.
"Merkantil sistem" büyük ölçüde bir polemik kategorisidir. Adam
Smith, Ulusların Zenginliği'nin IV.
kitabında bu kategoriyi, eleştirdiği bir dizi politikayı ve düşünceyi tek bir
çatı altında toplamak için kurdu. Smith'in hedefi, zenginliği değerli
madenlerle özdeşleştiren ve ticaret fazlasını amaç hâline getiren bir akıl
yürütme biçimiydi.
Eli Heckscher 1931'de Merkantilizm
adlı eseriyle bu kategoriyi tarihsel bir "sistem" olarak
sistematikleştirdi. Heckscher merkantilizmi hem bir güç politikası hem de bir
birleştirme projesi olarak okudu: parçalı feodal ekonomileri ulusal pazarlara
dönüştüren bir devlet inşası süreci. Lars Magnusson ise 1994'te merkantilizmin
tutarlı bir doktrinden çok, ortak kavramlar ve sorunlar etrafında şekillenen
bir iktisadi dil olduğunu savundu.
Bu dilin içinde birbirinden çok farklı yazarlar yer alır. Antonio Serra
1613'te Napoli'nin yoksulluğunu açıklarken imalatın artan getirilerine dikkat
çekti. Thomas Mun, Doğu Hindistan Şirketi'nin savunusunu ticaret dengesi
üzerinden kurdu. Colbert ise düşünceden çok bir devlet pratiğinin adıdır:
manüfaktürleri, gümrük tarifeleri ve kalite denetimi.
Antoine de Montchrétien'in 1615 tarihli Traicté
de l'œconomie politique adlı eseri bu açıdan özellikle öğreticidir.
"Ekonomi politik" teriminin bu eserde ilk kez kullanılması, iktisat
disiplininin adının bile bu gelenekten doğduğunu hatırlatır. Montchrétien,
hanenin yönetimine dair eski "oikonomia" kavramını devletin
yönetimine taşıdı. Bu genişleme, bugünkü sanayi politikası tartışmasının da
temel sorusudur: ekonominin düzenlenmesi, devletin bir görevi midir?
Dolayısıyla "geri dönen" şey tek bir doktrin olamaz. Soruyu daha
verimli hâle getirmek için, merkantilist dilin hangi unsurlarının bugün yeniden
konuşulduğuna bakmak gerekir: artan getiriler ve imalatın ayrıcalıklı yeri,
ticaretin bir güç aracı olarak kullanılması ve devletin ekonomik kapasite
inşasındaki rolü.
Yeni sanayi
politikası: Refah iktisadının dilinde bebek sanayi
Juhász, Lane ve Rodrik'in çerçevesi merkantilist değil, neoklasik bir
gerekçelendirmeye dayanır: sanayi politikası dışsallıkları, koordinasyon
başarısızlıklarını ve öğrenme süreçlerini düzeltmenin bir aracıdır. Ticaret
fazlası ya da değerli maden birikimi bu çerçevede hiçbir rol oynamaz.
Bu gerekçelendirmenin arkasında Rodrik'in 2004'te geliştirdiği bir fikir
yatar. Rodrik, sanayi politikasını devletin önceden bildiği kazananları seçmesi
olarak değil, devlet ile özel sektörün birlikte yürüttüğü bir "keşif
süreci" olarak tanımladı. Hangi faaliyetlerin ülkede kârlı olabileceği
bilinmez; bunu öğrenmek bir maliyet taşır ve bu bilginin getirisi yalnızca ilk
yatırımcıya kalmaz. Dolayısıyla keşif, piyasanın kendiliğinden yeterince
üretmediği bir kamusal maldır.
Tarihsel soy ağacı da merkantilizmden çok başka bir çizgiye işaret eder.
Alexander Hamilton'ın 1791 tarihli Report
on Manufactures'ı, genç Amerikan sanayiinin geçici korumayla
güçlenebileceğini savundu. Friedrich List, 1841'de bu fikri bebek sanayi
argümanına dönüştürdü ve serbest ticaretin ancak eşit gelişmişlik düzeyindeki
ülkeler arasında karşılıklı fayda sağlayacağını ileri sürdü.
Yirminci yüzyılda bu çizgi kalkınma iktisadına taşındı. Gerschenkron geç
sanayileşen ülkelerde devletin ve bankaların üstlendiği özel rolü inceledi.
Hirschman, sektörler arasındaki ileri ve geri bağlantıların (linkages) yatırım
önceliklerini belirlemesi gerektiğini savundu. Alice Amsden, Güney Kore'nin
başarısını devletin sübvansiyonları performans koşuluna bağlamasıyla açıkladı.
Ha-Joon Chang ise gelişmiş ülkelerin bugün yasakladıkları politikaları kendi
sanayileşmelerinde kullandıklarını hatırlattı.
Asıl dikkat çekici olan, meşruiyetin nereden geldiğidir. Sanayi politikası
akademik saygınlığını büyük bir kuramsal hesaplaşmayla değil,
"güvenilirlik devrimi"nin yöntemleriyle kazandı. Juhász'ın Napolyon
ablukası üzerine çalışması bunun iyi bir örneğidir. Abluka, Fransa'nın bazı
bölgelerini İngiliz rekabetinden diğerlerine göre daha fazla korudu. Bu geçici
koruma, mekanik pamuk eğirme teknolojisinin benimsenmesinde kalıcı farklar
yarattı.
Nathan Lane'in Güney Kore'nin 1970'lerdeki ağır ve kimya sanayii hamlesi
üzerine çalışması da aynı çizgidedir. Desteklenen sektörlerin,
desteklenmeyenlere göre kalıcı olarak büyüdüğünü gösteriyor. Böylece bebek
sanayi argümanı, List'in kuramı olarak değil, nedensel tanımlamanın (causal
identification) bir sonucu olarak geri döndü.
Bu örüntü, enflasyon sonrası Makroiktisatta temsili ajanın terk edilişini
hatırlatıyor. Orada da dönüşümü eleştiri değil, veri ve teknik taşımıştı.
Burada da List'in, Hirschman'ın ve Chang'in argümanları, ancak doğal deneylerle
desteklendiğinde ana akımın kabul ettiği bir dile dönüştü.
Jeoekonomi:
Hirschman'ın geç gelen zaferi
Jeoekonominin merkezinde refah değil güç vardır; bu yüzden merkantilist
gelenekle bağı, sanayi politikasınınkinden çok daha doğrudandır. Soru artık
yalnızca bir ülkenin nasıl zenginleşeceği değil, başka ülkeler üzerinde nasıl
etki kuracağıdır.
Clayton, Maggiori ve Schreger'in çerçevesi bu soruyu genel denge içinde
modelliyor. Hegemon bir devlet, başka ülkelerin firmalarının kendi finansal
sistemine, teknolojisine ya da girdilerine bağımlı olmasından kaldıraç üretir.
Bu kaldıracı, karşı tarafın politikalarını etkilemek için tehditler ve
teşvikler biçiminde kullanır. Bağımlı ülkeler ise bu gücü sınırlamak için kendi
kapasitelerini geliştirmeye ya da tedarik kaynaklarını çeşitlendirmeye yönelir.
Bu soru neredeyse birebir Albert Hirschman'ın 1945 tarihli National Power and the Structure of Foreign
Trade adlı kitabının sorusudur. Hirschman, Nazi Almanya'sının Güneydoğu
Avrupa ülkeleriyle kurduğu ticaret ilişkilerini inceledi. Almanya, küçük ve
bağımlı ticaret ortaklarını seçerek dış ticareti bir güç aracına dönüştürmüştü.
Ticaretten elde edilen kazanç, ilişkiyi kesme tehdidinin gücünü belirliyordu.
Hirschman'ın bu kitabı uzun süre ana akımın kenarında kaldı. Uluslararası
politik iktisat ve uluslararası ilişkiler literatüründe okundu, ama ticaret
kuramının merkezine girmedi. Jeoekonomi literatürü onu formel modellere
çevirerek içeri aldı. Bu, düşünce tarihinde sık görülen bir durumdur: bir
fikir, ana akımın araçlarıyla yeniden ifade edildiğinde meşruiyet kazanır.
Politika tarafında bu dönüşümün izleri açıktır. ABD'nin 2022'deki CHIPS ve
Bilim Yasası ile Enflasyonu Düşürme Yasası, açık bir sanayi politikası
programıydı. Dönemin Hazine Bakanı Janet Yellen'ın aynı yıl dile getirdiği
"friend-shoring"(dost ülkelerden tedarik) kavramı, tedarik
zincirlerinin etkinlikten çok güvenilirlik ve siyasi yakınlık ölçütüne göre
yeniden kurulmasını öneriyordu. Nisan 2025'te ilan edilen kapsamlı ABD
tarifeleri ise ticaretin açıkça bir pazarlık ve baskı aracı olarak
kullanılmasının en belirgin örneği oldu.
Pandemi dönemindeki tedarik zinciri kesintileri de bu tartışmanın zeminini
hazırladı. Tek bir kaynağa bağımlı üretim ağlarının ne kadar kırılgan olduğu
görüldü. Etkinlik için optimize edilmiş zincirlerin, dayanıklılık açısından
pahalıya patlayabileceği ortaya çıktı. Böylece verimlilik ile güvenlik
arasındaki ödünleşim, iktisadi analizin merkezine yeniden taşındı.
Güç ve
zenginlik: Viner'in anahtarı
Bugünkü tartışmayı merkantilist gelenekle bağlayan en güçlü halka, Jacob
Viner'in 1948 tarihli "Power versus Plenty" makalesidir. Viner,
merkantilistlerin gücü ve zenginliği birbirine rakip değil, birbirini
tamamlayan hedefler olarak gördüğünü savundu.
Viner'e göre merkantilist yazarlar üç önermeyi birlikte kabul ediyordu.
Zenginlik, güç için vazgeçilmez bir araçtır. Güç, zenginliği elde etmek ve
korumak için gereklidir. Zenginlik ve güç, uzun vadede birbirini destekler.
Kısa vadede ise bazen biri için diğerinden fedakârlık gerekebilir. Bu okuma,
merkantilizmi Smith'in karikatüründen ve Heckscher'in yalnızca güce odaklanan
yorumundan kurtarıyordu.
Friend-shoring (dost ülkelerden tedarik), tedarik zinciri güvenliği ve 2025
tarifeleri etrafındaki tartışmalar tam da bu ikiliği geri getiriyor. Verimlilik
kaybı, güvenlik ve kaldıraç karşılığında bilinçli olarak kabul ediliyor. Kısa
vadede zenginlikten fedakârlık, uzun vadede güç ve dayanıklılık için bir
yatırım olarak sunuluyor.
Adam Smith'in kendisi de bu gerilimi tanıyordu. Ulusların Zenginliği'nde İngiliz Denizcilik Yasaları'nı, ticarete
zarar verseler bile savundu. Gerekçesi, savunmanın zenginlikten daha önemli
olduğuydu. Bu pasaj, Smith'in serbest ticaret savunusunun bile güç kaygısından
tamamen bağımsız olmadığını gösterir. Bugünkü jeoekonomi tartışması, bu
istisnayı genel bir ilkeye dönüştürme eğiliminde.
Yine de önemli bir fark var: sıfır toplamlılık. Klasik merkantilist akıl
yürütme büyük ölçüde sıfır toplamlıydı; bir ülkenin ticaret fazlası, başka bir
ülkenin açığı demekti. Dünya zenginliği sabit bir büyüklük gibi düşünülüyordu.
Clayton, Maggiori ve Schreger'in modelinde ise zorlayıcı güç kullanımı
toplam refahı her zaman düşürmek zorunda değil. Hegemon, anlaşmaların
uygulanmasını güvenceye alan küresel bir uygulayıcı rolüyle dünya ekonomisine
değer katabilir; ama dengeyi kendi lehine çarpıtarak değer de yok eder. Yeni
sanayi politikası da pozitif toplamlı öğrenme ve yayılma etkilerine dayanıyor.
Bu argümanlar, eski merkantilist dilde kurulamazdı. Merkantilist sorular geri
dönüyor, ama sıfır toplamlı dünya görüşü onlarla birlikte dönmüyor.
Rehabilitasyon
mu, sentez mi? Bir çeviri olarak geri dönüş
Bugün yaşanan ne saf bir rehabilitasyon ne de tam bir sentez; en isabetli
kavram "çeviri"dir. Merkantilist sezgiler, neoklasik iktisadın diline
çevrilerek içeri alınıyor.
İki cephe bu açıdan farklı konumlanıyor. Sanayi politikası cephesinde
sentez ağır basıyor: artan getiriler ve imalatın ayrıcalıklı yeri gibi eski
sezgiler, dışsallık ve öğrenme kavramlarıyla yeniden kuruluyor. Jeoekonomi
cephesinde ise rehabilitasyona daha yakın bir durum var: ticaretin güç aracı
olarak kullanılması, merkantilist sorunun neredeyse aynısı.
Lakatos'un diliyle söylersek, neoklasik araştırma programının sert
çekirdeği yerinde duruyor. Optimizasyon, denge ve refah analizi korunuyor. Güç,
dışsallık olarak ya da bir hegemonun amaç fonksiyonuna eklenen bir terim olarak
koruyucu kuşağa yerleştiriliyor. Viner'in "güç ve zenginlik" ikiliği
böylece çekirdeğe dokunmadan geri dönüyor.
Bu çeviride bir şey kayboluyor. Merkantilist yazarlarda güçlü olan devlet
inşası, maliye ve kurumsal kapasite boyutu, yeni çerçevede ikincil bir yere
itiliyor. Heckscher'in merkantilizmi bir birleştirme ve devlet inşası projesi
olarak okuması bu açıdan önemliydi. Colbert'in manüfaktürleri, bir bürokrasinin
ve denetim aygıtının kurulmasıyla birlikte düşünülmüştü.
Juhász, Lane ve Rodrik bu boyutu "devlet kapasitesi" başlığı
altında tartışıyorlar. Ancak devlet kapasitesi, formel çerçevede dışarıdan
verilen bir parametreye indirgenmiş durumda. Hangi devletin sanayi politikasını
başarıyla uygulayabileceği, bu kapasitenin nasıl inşa edileceği ve siyasal
koşullarının neler olduğu, modelin dışında kalan sorular. Oysa merkantilist
geleneğin ve daha sonra Gerschenkron ile Amsden'in asıl katkısı tam da bu
sorulardaydı.
Bu durum, düşünce tarihinde tanıdık bir örüntüye işaret ediyor. Ana akım,
kenardaki bir geleneğin sorularını kendi araçlarıyla ifade edilebildiği ölçüde
kabul ediyor. İfade edilemeyen kısım ise bir parametreye ya da bir dipnota
dönüşüyor.
Sonuç
Sanayi politikası ve jeoekonominin yükselişi, merkantilizmin geri dönüşü
olarak değil, merkantilist soruların neoklasik dile çevrilmesi olarak
okunmalıdır. Artan getiriler, imalatın ayrıcalıklı yeri ve ticaretin güç aracı
olarak kullanılması yeniden konuşuluyor. Ama bu sorular dışsallık, öğrenme,
genel denge ve nedensel tanımlama araçlarıyla soruluyor.
Bu çeviri, sıfır toplamlı dünya görüşünü geride bıraktığı için bir
kazançtır. Aynı zamanda devlet inşası ve kurumsal kapasite sorularını modelin
dışına ittiği için bir kayıptır. Düşünce tarihçisinin görevi, bu kaybı görünür
kılmak ve Heckscher'den Gerschenkron'a, Hirschman'dan Amsden'e uzanan geleneğin
ertelenen sorularını yeniden masaya koymaktır.
Kaynakça
•
Amsden, A. H.
(1989). Asia's Next Giant: South Korea
and Late Industrialization. Oxford University Press.
•
Chang, H.-J.
(2002). Kicking Away the Ladder:
Development Strategy in Historical Perspective. Anthem Press.
•
Clayton, C.,
Maggiori, M. ve Schreger, J. (2026). A Framework for Geoeconomics. Econometrica, 94(1), 105–136. (İlk
sürümü: NBER Working Paper 31852, 2023.)
•
Gerschenkron,
A. (1962). Economic Backwardness in
Historical Perspective. Harvard University Press.
•
Hamilton, A.
(1791). Report on the Subject of
Manufactures.
•
Heckscher, E.
F. (1931). Merkantilismen. (İngilizce
çevirisi: Mercantilism, 1935.)
•
Hirschman, A.
O. (1945). National Power and the
Structure of Foreign Trade. University of California Press.
•
Hirschman, A.
O. (1958). The Strategy of Economic
Development. Yale University Press.
•
Juhász, R.
(2018). Temporary Protection and Technology Adoption: Evidence from the
Napoleonic Blockade. American Economic
Review, 108(11).
•
Juhász, R.,
Lane, N. ve Rodrik, D. (2024). The New Economics of Industrial Policy. Annual Review of Economics, 16, 213–242.
•
Lane, N.
(2025). Manufacturing Revolutions: Industrial Policy and Industrialization in
South Korea. Quarterly Journal of
Economics, 140(3), 1683–1741.
•
List, F.
(1841). Das nationale System der
politischen Ökonomie.
•
Magnusson, L.
(1994). Mercantilism: The Shaping of an
Economic Language. Routledge.
•
Montchrétien,
A. de (1615). Traicté de l'œconomie
politique.
•
Mun, T.
(1664). England's Treasure by Forraign
Trade.
•
Rodrik, D.
(2004). Industrial Policy for the Twenty-First Century. Harvard Kennedy School
çalışma tebliği.
•
Serra, A.
(1613). Breve trattato delle cause che
possono far abbondare li regni d'oro e d'argento dove non sono miniere.
•
Smith, A.
(1776). An Inquiry into the Nature and
Causes of the Wealth of Nations.
•
Viner, J.
(1948). Power versus Plenty as Objectives of Foreign Policy in the Seventeenth
and Eighteenth Centuries. World Politics,
1(1), 1–29.
Yorumlar
Yorum Gönder