İktisadın Yeni Öznesi Homo Silicus mu?[1]

Yapay zekâ iktisadın deney öznesi olabilir mi?

Ercan Eren

Homo economicus hiçbir duyguyu deneyimlemezdi ama kıtlığı bilirdi. Homo silicus duygunun bütün dilini konuşur ama hiçbir şeyi kaybetmez.

İktisat teorisi uzun süre iki tür soru sordu. Birincisi "homo economicus ne yapardı?" sorusuydu. Bir insan modeli alırsınız, ona tercihler, bir bütçe kısıtı ve bilgi verirsiniz, davranışını da kalem kâğıtla, tümdengelim yoluyla çıkarırsınız. İkincisi "homo sapiens gerçekte ne yaptı?" sorusuydu. Bu kez laboratuvara, sahaya ya da verilere gider, gerçek insanların ne yaptığına bakarsınız. İktisadi düşünce tarihinin azımsanmayacak bir kısmı, bu iki soru arasındaki gerilimin tarihidir. Richard Thaler'in "homo economicus'tan homo sapiens'e" diye özetlediği davranışsal iktisat da bu gerilimin ürünüdür.

Büyük dil modelleri, yani ChatGPT, Claude ve benzerleri ortaya çıkınca üçüncü bir soru gündeme geldi: "Homo silicus ne yapardı?" Bu yazıda, bu yeni figürün iktisat için ne anlama geldiğini, iktisadi düşünce tarihinin ve yöntem tartışmalarının ışığında sorgulamak istiyorum. Sorum basit: Homo silicus iktisada yeni bir özne mi kazandırıyor, yoksa yeni bir araç mı?

Homo silicus kimdir?

Kavram, John Horton'un Ocak 2023'te yayımladığı bir çalışmayla dolaşıma girdi. Sonraki sürümlerde Apostolos Filippas ve Benjamin Manning'in de ortak yazar olarak katıldığı makale, kısa sürede NBER çalışma tebliği oldu, önemli bir konferansta sunuldu ve bir araştırma programına dönüştü. Temel iddia şudur: Dil modelleri, insanların ürettiği devasa bir metin külliyatı üzerinde eğitildikleri için insanın örtük bir hesaplamalı modelidir. Dolayısıyla iktisatçılar onları, tıpkı homo economicus'u kullandıkları gibi kullanabilir: Modele bir kişilik, bir bütçe, bir bilgi seti verir, onu bir karar durumuna yerleştirir ve ne yaptığına bakarsınız.

Bu fikir ilk bakışta çok da tuhaf değildir. Dil modelinin eğitildiği metinler, insanların kararlarını, gerekçelerini, pazarlıklarını, adalet yargılarını ve pişmanlıklarını anlatan milyonlarca sayfadan oluşur. Bir durumu modele tarif ettiğinizde, o durumda insanların ne yapacağına dair makul bir yanıt üretir. Üstelik ondan eşitlikçi, bencil, muhafazakâr ya da sosyalist biri gibi davranmasını da isteyebilirsiniz.

Horton ve arkadaşları bu yeni deneğe davranışsal iktisadın klasik deneylerini uyguladılar. Kahneman, Knetsch ve Thaler'in ünlü kar küreği sorusunu hatırlayın: Kar fırtınasından sonra hırdavatçının kar küreğinin fiyatını artırması adil midir? 1986'daki deneklerin büyük çoğunluğu bunu adaletsiz bulmuştu. Homo silicus da aynı yargıya vardı; üstelik ona verilen siyasi yönelim, yargılarını gerçek insanlarda beklenecek yönde kaydırdı. Statüko yanlılığı deneyinde de insanlara benzer bir örüntü ortaya çıktı.

En öğretici örnek ise asgari ücretle ilgiliydi. Horton daha önce çevrim içi bir işgücü piyasasında yaptığı bir alan deneyinde, asgari ücretle karşılaşan işverenlerin daha deneyimli ve üretken işçilere yöneldiğini göstermişti. Simülasyonda modelden, bulaşıkçı arayan bir işveren gibi davranması ve adaylar arasından seçim yapması istendi. Asgari ücret getirildiğinde, homo silicus da daha deneyimli adaylara yöneldi. Sonuç, gerçek deneyin yönüyle tutarlıydı.

Burada durup dikkat çekici bir ayrıntıya değinmek gerekiyor. Makalenin güncel sürümünde yazarlar, dil modelleriyle simülasyon hizmeti sunan bir şirkette mali çıkarları bulunduğunu açıkça beyan ediyor. Bu, araştırmanın değerini azaltmaz. Ama düşünce tarihçisinin dikkatini hak eden bir şeyi gösterir: Homo economicus bir kitabın sayfalarında doğmuştu; homo silicus ise bir laboratuvar ile bir şirketin kesişiminde doğuyor.

İyimserlikten şüpheye: Üç yılda üç evre

Homo silicus üzerine literatür, 2023 ile 2026 arasındaki kısa sürede üç evreden geçti. Her evrenin kendine özgü bir sorusu vardı.

İlk evrenin sorusu "sonuçlar tutuyor mu?" idi ve yanıt büyük ölçüde iyimserdi. Chen ve arkadaşları, GPT'nin bütçe seçimlerinin açıklanmış tercih aksiyomlarıyla insanlarınkinden daha tutarlı olduğunu buldular. Yani homo silicus, iktisat ders kitabının rasyonel tüketicisine insanlardan daha yakındı. Mei ve arkadaşları ise diktatör, ültimatom, güven ve kamu malları oyunlarından oluşan bir "davranışsal Turing testi" uyguladılar. Modelin davranışı insanlarınkinden kolayca ayırt edilemiyordu, ama ortalama insandan daha diğerkâm ve işbirlikçi yönde sapıyordu. Bu iki bulguyu yan yana koyunca ilginç bir tablo çıkıyor: Homo silicus bir yönüyle homo economicus'tan daha tutarlı, bir yönüyle de homo sapiens'ten daha "ahlaklı" görünüyor. Büyük ölçekli tekrar çalışmaları da etkileyiciydi. Yüz elliyi aşkın psikoloji deneyinin tekrar edildiği bir çalışmada ana etkilerin yaklaşık dörtte üçü yeniden üretildi. Stanford'daki bir ekip, modelin tahminlerinin gerçek deney sonuçlarıyla yüksek korelasyon gösterdiğini, üstelik modelin eğitim verisinde yer alamayacak, yayımlanmamış deneylerde de başarılı olduğunu bildirdi.

İkinci evrenin sorusu "bunu nasıl doğrulayabiliriz?" oldu. Bir sonucun tutması ne demekti? Yalnızca ortalama etkinin yönü mü, yoksa insan davranışının bütün dağılımı mı tekrar edilmeliydi? Bu soruya yaklaşıldıkça çatlaklar da görünmeye başladı. İki bini aşkın kişinin "dijital ikizlerinin" kurulduğu bir çalışmada, ikizler kişilerin yanıtlarını büyük ölçüde yakalayabiliyordu. Ama riskli seçimleri sınayan ünlü Allais probleminde dijital ikizlerin tamamı düşük riskli seçeneği seçti; insanlarda görülen, beklenen fayda teorisini ihlal eden bölünmüş örüntü hiç ortaya çıkmadı. Batık maliyet yanılgısında ise etki insanlardakinin tersine döndü. Başka bir deyişle, homo silicus zaman zaman homo sapiens'ten çok homo economicus gibi davranıyordu.

Üçüncü evre en derin eleştiriyi getirdi ve soruyu kökten değiştirdi: "Aslında neyi ölçüyoruz?" Gui ve Toubia, modele bir değişkeni değiştirdiğinizi söylediğinizde, onun istemde belirtilmeyen başka şeyleri de değiştirebileceğini gösterdi. Fiyatı artırdığınızı düşünürsünüz; model ise fiyatın arttığı bir dünyada ürünün kalitesinin ya da alıcının gelirinin de farklı olduğunu "varsayabilir". Bir örnekte model denekler, iktisadın en temel olgularından biri olan aşağı eğimli talep eğrisini bile üretemedi. Bu eleştirinin en keskin ifadesi, 2026'da yayımlanan bir makalenin başlığındaydı: "Müdahale yanılsaması: LLM ile simüle edilen deneyiniz bir gözlemsel çalışmadır." Araştırmacı modele bir tedavi uyguladığını sanır; oysa aslında eğitim külliyatındaki örüntüleri gözlemlemektedir. Buna bir de ezber sorunu eklenir: Model, yayımlanmış deney sonuçlarını okumuş olabilir ve "replikasyon" dediğimiz şey aslında hatırlamaktan ibaret olabilir.

İki yüzyıllık bir soyma işlemi

Homo silicus'u yalnızca bir teknik yenilik olarak görmek, onun tarihsel önemini gözden kaçırmak olur. Bence homo silicus, iktisatta iki yüzyıldır süren bir sürecin, yani iktisadi ajanın psikolojiden arındırılması sürecinin son halkasıdır. Ama bu halka, süreci tuhaf biçimde tersine çevirir.

Başlangıçta iktisadi ajan ahlaki bir özneydi. Ksenophon'un ve Aristoteles'in hane yöneticisi, pratik bilgelik sahibi ve etik bir bağlamın içine gömülü biriydi. Adam Smith'te de ajan, ahlaki duyguların içinde konumlanıyordu. Ulusların Zenginliği insanın bireyselliğini, Ahlaki Duygular Kuramı ise sosyalliğini öne çıkarıyordu ve ikisi arasında çelişki değil, tamamlayıcılık vardı.

Kopuş, John Stuart Mill'in 1836 tarihli denemesiyle geldi. Mill, politik ekonominin insan doğasının tamamını değil, yalnızca servet edinmeyi arzulayan ve bunun araçlarını karşılaştırabilen yanını incelediğini açıkça söyledi. Başka güdüleri inkâr etmiyor, yöntem gereği dışarıda bırakıyordu. Bu, insanı çıplak bir öze indiren bir "soyma" işlemiydi. Marjinalistler bu kurguyu mekanikleştirdi. Jevons iktisadı faydanın ve kişisel çıkarın mekaniği olarak tanımladı. Edgeworth insanı bir "haz makinesi" olarak niteledi ve hazzı ölçecek bir hedonimetre hayal etti. Pareto insanı analitik olarak dilimledi: gerçek insan, homo economicus, homo ethicus, homo religiosus gibi soyutlamalardan oluşuyordu ve iktisat bunlardan yalnızca birini inceliyordu. Ama Pareto bir kayıt da düşmüştü: Bilim analitikti, pratik ise sentetikti; ayrılan parçalar sonunda yeniden birleştirilmeliydi.

Süreci tamamlayan adımı Samuelson attı. 1938'de başlattığı açıklanmış tercih programıyla tercihleri zihinsel durumlar olmaktan çıkardı ve gözlemlenebilir seçimlerin tutarlılığına indirgedi. Ajan artık yalnızca seçim çıktılarıyla tanımlanan bir kara kutuydu. İçinde ne olduğu, iktisadın sorusu olmaktan çıkmıştı.

Homo silicus tam olarak böyle bir şeydir: iç yapısı yorumlanamayan, yalnızca çıktılarıyla bilinen bir kara kutu. Onu Samuelson geleneğinin aracıyla, yani açıklanmış tercih aksiyomlarıyla sınadığınızda insanlardan daha başarılı çıkıyor. Bu bakımdan homo silicus, açıklanmış tercih programının mantıksal son durağı gibi duruyor.

Burada acı bir ironi de var. Savaş sonrasında Herbert Simon bu kara kutu yaklaşımına itiraz etmişti. Ona göre iktisat, seçimin sonucuyla değil, seçimin süreciyle ilgilenmeliydi ve bunun için bilgisayarı önermişti. Karar sürecini modelleyen bir program, sürecin kendisinin bir teorisi olacaktı; her adımı okunabilir ve sınanabilir olacaktı. Homo silicus da bir bilgisayar ajanıdır, ama Simon'ın istediğinin tam tersidir. Modelin bir karara nasıl vardığı milyarlarca parametrenin etkileşiminde gizlidir. Hesaplama iktisada gerçekten girdi; ama Simon'ın değil, Samuelson'ın epistemolojisiyle.

Ve işte tersine dönüş: İki yüzyıl boyunca kapının dışına konan psikoloji, bugün metin yoluyla kara kutunun içine geri giriyor. Davranışsal iktisadın bulguları, ahlak felsefesi, gündelik adalet sezgileri, dinsel ve siyasal söylem, hepsi eğitim verisinde. Pareto'nun ayrıştırdığı homo economicus, homo ethicus ve homo religiosus, dil modelinde tek bir istatistiksel yapıda yeniden birleşiyor. Pareto'nun beklediği sentez gerçekleşmiş gibi görünüyor; ama ne psikolojinin ilkelerinden türetilerek ne de bir kuramsal çerçeveyle. Sentez kör biçimde, metin yoluyla yapılmış. Homo silicus, kuramı olmayan bir sentezdir.

Bu yüzden homo silicus'u, iktisatçıların önerdiği alternatif insan modelleri listesine (homo reciprocans, homo politicus, homo sociologicus) yeni bir madde olarak eklemek yanıltıcı olur. O, isteme göre bu figürlerin her birine dönüşebilen bir üst modeldir. Belki de en doğru adı homo mimeticus, yani taklit eden insandır.

Yıllar önce homo economicus'u "yarı insan, yarı makine", hatta bir tür sibernetik organizma olarak nitelemiştim. O zaman bu bir benzetmeydi. Dört yıl içinde harfiyen gerçekleşti. Makine artık bir metafor değil, deney öznesinin kendisi. Ama beklenmedik bir farkla: Homo silicus, homo economicus'un yoksun olduğu şeylerin, yani duygunun, yaratıcılığın ve empatinin dilini kusursuz biçimde konuşuyor.

Deneğin yerine modeli koymak neyi ölçer?

Bu sorunun kısa yanıtı şu: Homo silicus, insanların belirli bir durumda ne yapacağını doğrudan ölçmez. Ölçtüğü şey, insanların bu tür durumlarda ne yapıldığını nasıl yazdığıdır. Yani davranışın değil, davranış hakkındaki söylemin bir dağılımıdır.

Milton Friedman'ın ünlü yöntembilimi açısından bakarsak, homo silicus neredeyse ideal bir ajandır. Friedman'a göre varsayımların gerçekçiliği önemsizdi; önemli olan tahmin başarısıydı. Homo silicus davranışı tahmin eder ama hiçbir mekanizma iddiası taşımaz. Ancak ince bir fark var: Homo economicus'un varsayımları açıkça gerçek dışıydı ve bunu herkes biliyordu. Homo silicus ise gerçek insanların gerçek metinlerinden türetilmiştir. Gözleme dayanır ama mekanizma sunmaz. Homo economicus şeffaf bir kurguydu; homo silicus opak bir gözlemdir.

Mary Morgan'ın model deneyleri ile maddi deneyler arasındaki ayrımı da burada işe yarıyor. Bir model bizi şaşırtabilir, ama şaşkına çeviremez; çünkü içine her şeyi biz koyduk. Maddi deneyde ise dünya karşılık verir. Homo silicus bu ayrımı bulanıklaştırır. İçine ne olduğunu biz koymadık ve bilmiyoruz; bu yüzden bizi gerçekten şaşkına çevirebilir. Ama karşımızdaki bir insan değil. Homo silicus ne bir model ne de bir deneydir; gerçek bir popülasyonun yerine konan bir vekil popülasyondur.

Üç sorun bu vekilin güvenilirliğini zayıflatıyor. Birincisi Lucas eleştirisidir. Lucas, politika rejimi değiştiğinde ajanların davranış kurallarının da değişeceğini, bu yüzden geçmişten çıkarılan ilişkilerin yeni politikaları değerlendirmede kullanılamayacağını göstermişti. Homo silicus, geçmişte yazılmış metinlerin bir özetidir; hiç yaşanmamış bir politika rejiminde insanların ne yapacağını bilmesi için bir neden yok. Burada bir ironi daha var: Homo economicus'un en çok eleştirilen varsayımlarından biri, tercihlerin zaman içinde sabit kalmasıydı. Homo silicus için bu bir varsayım değil, teknik bir gerçektir. Model, eğitim verisinin kesildiği tarihte donmuştur; yeni bir sürüm eğitilene kadar öğrenmez, deneyim biriktirmez.

İkinci sorun performativitedir. Donald MacKenzie, finans teorisinin piyasaların fotoğrafını çeken bir kamera değil, onları biçimlendiren bir motor olduğunu söylemişti. Homo silicus'un eğitim verisinde iktisat ders kitapları, oyun teorisi tartışmaları ve davranışsal iktisat literatürü de var. Asgari ücret deneyine geri dönelim: Model işveren gibi mi düşünüyor, yoksa ders kitabındaki ikame etkisini mi hatırlıyor? Bu iki olasılığı ayırt etmek son derece zor. Sonuçta kuram, kendini doğrulayan bir denek üretmiş olabilir.

Üçüncü sorun, benim uzun süredir üzerinde durduğum temsili özne sorunsalıdır. Dil modeli ajanları, tek bir temsili özne yerine her biri farklı bir kişilikle donatılmış binlerce "insansı" ajan vaat ediyor. Ama bu ajanların her biri aynı modelin, yani insan söyleminin istatistiksel ortalamasının, farklı istemlerle giydirilmiş bir kopyası. Heterojenlik gerçek değil, istemden geliyor. Temsili özne mikro düzeyden atılmış gibi görünürken her ajanın içine geri yerleşiyor. Sorun çözülmüyor, bir kat aşağı iniyor. Alan Kirman'ın ünlü sorusu burada yeniden anlam kazanıyor: Temsili birey kimi temsil ediyor? Homo silicus için yanıt açık: gerçek insanları değil, onlar hakkında en çok yazanları. Belirli dillerin, sınıfların ve kurumların söylemini. Deneysel psikolojinin Batılı, eğitimli, sanayileşmiş, zengin ve demokratik toplumlara dayanan örneklem sorunu, homo silicus'ta katlanarak büyüyor. Homo silicus, kelimenin tam anlamıyla dilin temsili öznesidir.

Kaybedecek bir şeyi olmayan ajan

Bütün bu yöntem sorunları önemli, ama bana göre homo silicus'u hem homo economicus'tan hem de homo sapiens'ten ayıran asıl özellik rasyonellik değil, kıtlıktır. Homo silicus'un kaybedecek hiçbir şeyi yok.

Robbins'ten beri iktisat, alternatif kullanımları olan kıt kaynaklar arasında seçim bilimi olarak tanımlanır. Bir seçimin anlamı, vazgeçilen alternatiften gelir. Açıklanmış tercih kavramı da buna dayanır: Birinin x'i y'ye tercih ettiğini, y'yi alabilecekken x'i seçtiği için biliriz. Seçim bir bedel içerdiği için bilgi taşır.

Homo silicus'a diktatör oyununda 100 lirayı nasıl paylaştıracağını sorduğunuzda makul bir yanıt verir. Ama ortada kaybedeceği para, harcayacağı zaman ya da taşıyacağı bir sonuç yoktur. Bazı araştırmacılar modele sanal ödüller vaat ederek bu sorunu aşmaya çalışıyor; ancak söylenmiş bir ödül, ödenmiş bir ödül değildir.

Samuel Bowles'un deneysel oyunlarda ölçülen değerleri sınıflandırmasına baktığımızda, her birinin bir bedel varsaydığını görürüz. Diktatör oyunundaki cömertlik, verilen payın kişinin kendi cebinden çıkmasıyla anlam kazanır. Ültimatom oyununda adaletsiz bir teklifi reddeden kişi, kendi payından vazgeçerek hakkaniyet talebini ortaya koyar. Güven oyununda yatırımcı gerçekten kaybetme riskini taşır. Üçüncü taraf cezalandırmada, adaletsizliği cezalandırmak isteyen kişi kendi kaynağını harcar. Homo silicus'ta bunlardan geriye kalan, cömertliğin, reddin, riskin ve cezalandırmanın dilidir; bedelin kendisi değil. Bedelsiz diğerkâmlık diğerkâmlık değildir, olsa olsa diğerkâmlığın tarifidir. Mei ve arkadaşlarının bulduğu "fazla diğerkâm" homo silicus, belki de tam bu yüzden diğerkâmdır: Cömert olmak ona hiçbir şeye mal olmuyor. Eleştirel literatürün büyük kısmı istatistiksel ve nedensel sorunlara odaklanırken, bu kıtlık ve bedel argümanının iktisadın kendine özgü bir katkısı olduğunu düşünüyorum.

Amartya Sen'in "Rasyonel Aptallar" makalesindeki ayrım burada aydınlatıcı. Sen, sempati ile bağlılığı ayırır. Sempatide başkasının refahı benimkini etkiler; bu hâlâ genişletilmiş bir çıkar kavramıdır. Bağlılık ise kişinin kendi refahına aykırı olsa bile bir ilke adına davranmasıdır. Bağlılığın özü, bir bedel ödemektir. Homo silicus "bana zararı olsa da doğru olanı yapmalıyım" cümlesini kusursuz biçimde kurabilir; ama bağlılığa sahip olamaz, çünkü ödeyeceği bir bedel yoktur. Homo economicus rasyonel bir aptaldı; homo silicus ise bedel ödemeden ahlakın dilini konuşan bir bilgedir. İkisi de, farklı yönlerden, Sen'in aradığı ahlaki özneden uzaktır.

Adam Smith'e dönersek tablo daha da netleşiyor. Smith'te sempati bir hayal gücü işlemidir: kendimizi başkasının yerine koyarız. Homo silicus'a verilen "şu kişi gibi davran" istemleri, bu işlemin mekanik bir karikatürü gibidir. Ama Smith'te yer değiştirme, kendine dönen bir özneyi varsayar. Başkasının yerine geçen kişi sonra kendi yerine döner ve tarafsız seyircinin gözüyle kendini yargılar. Ahlaki duygular bu gidiş gelişin içinde oluşur. Homo silicus'ta ise dönülecek bir kendilik yoktur. Sempatinin formu vardır; ama sempatiyi ahlaki kılan geri dönüş yoktur.

Kısacası rasyonellik ekseninde homo silicus, istemle homo economicus ile homo sapiens arasında gidip gelebilir ve ikisini de taklit edebilir. Ama kıtlık ekseninde durum farklıdır. Homo economicus bir soyutlamadır, ama tanımı gereği kıtlık altında seçim yapar. Homo sapiens kıtlığı gerçekten yaşar. Bu eksende economicus ile sapiens aynı taraftadır; homo silicus ise öbür tarafta. Homo economicus'un duygusu yoktu ama kıtlığı vardı. Homo silicus'un duygu dili var ama kıtlığı yok.

Özne değil, araç

Bütün bu eleştiriler homo silicus'un iktisat için değersiz olduğu anlamına gelmiyor. Sorun, onun ne olduğunu doğru tanımlamakta. Homo silicus bir denek olarak değil, bir enstrüman olarak düşünüldüğünde meşru ve verimli kullanımları açıktır.

Horton ve arkadaşlarının kendi önerisi de zaten mütevazıdır: Homo silicus'u gerçek deneyden önce kullanmak. Deney talimatlarının anlaşılır olup olmadığını, hangi parametrelerin ilginç sonuçlar verebileceğini, hangi hipotezlerin sınanmaya değer olduğunu insan denekler toplamadan önce ucuzca keşfetmek. Bu kullanımda sonuçlar kanıt değil, hipotezdir. Bir başka yaklaşım, küçük bir insan örneklemini büyük bir model örneklemiyle istatistiksel olarak birleştirmek; burada nihai otorite yine insan örneklemidir, model yalnızca ölçümün maliyetini düşürür. Dil modellerini denek olarak değil, tarihsel arşivleri, gazete metinlerini ya da merkez bankası tutanaklarını kodlayan bir ölçüm aracı olarak kullanmak ise bambaşka bir epistemolojiye sahiptir: Bir metni kodlamak ile bir insanı taklit etmek farklı işlerdir. Son olarak dil modeli ajanları, kompleksite iktisadı ve ajan temelli modellere yeni bir araç kazandırıyor. Klasik modellerde ajanların davranış kurallarını araştırmacı elle yazardı; dil modeli ajanları ise doğal dilde iletişim kuruyor, pazarlık ediyor, normlar oluşturuyor. Ama burada da aynı soru geçerli: Ortaya çıkan düzen, gerçek bir heterojen popülasyonun etkileşiminden mi doğuyor, yoksa tek bir söylemin kendi kendisiyle konuşmasından mı?

Bu kullanımların ortak noktası, homo silicus'u denek değil enstrüman olarak konumlandırmaları ve son sözü gerçek insan davranışına bırakmalarıdır. Bunun için bazı asgari kurallar da gerekiyor: Sonuçlar hipotez olarak sunulmalı; kullanılan model sürümü ve istemler eksiksiz raporlanmalı; ortalamaların yanında dağılımlar da insan verileriyle karşılaştırılmalı; ezber riski ciddiye alınmalı, bedel içeren değerlerin bu yolla ölçülemeyeceği açıkça kabul edilmeli; araştırmacılar ile modelleri geliştiren şirketler arasındaki ilişkiler şeffaf biçimde beyan edilmeli.

Sonuç: Neden hâlâ bir insan?

Başta sorduğum soruya dönersem, yanıtım şu: Homo silicus iktisadın öznesi olamaz, ama iktisadın öznesi hakkındaki bilginin aracı olabilir.

Bu ayrımı ısrarla vurgulamamın bir nedeni var. Mill ve Pareto homo economicus'u bilinçli bir soyutlama olarak kurmuş, gerçek insanın farklı olduğunu açıkça söylemişlerdi. Ama niyet edilmeyen sonuçlar gerçekleşti: İktisadın hızla matematikleştiği süreçte homo economicus temsili özne hâline geldi ve sanki gerçek insanmış gibi işlem gördü. Homo silicus için de benzer bir risk var. Horton ve arkadaşları onu bir keşif aracı olarak önerdiler; ama maliyet avantajı, hızı ve kolaylığı, onun zamanla insan deneklerin yerine geçen bir özneye dönüşmesi yönünde güçlü bir baskı yaratıyor. Homo economicus'un tarihi, bir soyutlamanın gerçekliğin yerine nasıl geçebileceğinin tarihidir. Homo silicus bu tarihin tekrarına aday görünüyor.

Homo silicus bize insan hakkında yazılmış olanın neredeyse tamamını geri yansıtabilir. Ama insanı insan yapan şey, yani kıtlık altında seçim yapmak, sonucunu taşımak ve başkasının yerine geçtikten sonra kendine dönüp kendini yargılamak, metinde değil, yaşamdadır. Homo economicus'tan homo sapiens'e giden yol davranışsal iktisattan geçiyordu. Homo silicus'tan homo sapiens'e giden yol ise bize, iktisadın öznesinin neden hâlâ bir insan olmak zorunda olduğunu hatırlatıyor.

Bu yazı, "Homo Silicus: Makine Özne ve İktisatta Yöntem Sorunsalı" başlıklı daha kapsamlı çalışmamdan uyarlanmıştır.

Kaynaklar

Eren, E. (2022a), "İktisadi İnsandan İnsan İktisadına Temsili Özne Sorunsalı", İktisat ve Toplum, 139, 71-79.

Eren, E. (2022b), "Homo economicus – İktisadi İnsan Tarihine Bir Not", İktisat ve Toplum, 141, 103-111.

Horton, J. J. (2025), "Price Floors and Employer Preferences: Evidence from a Minimum Wage Experiment", American Economic Review, 115(1), 117-146.

Horton, J. J., Filippas, A. ve Manning, B. S. (2023/2026), "Large Language Models as Simulated Economic Agents: What Can We Learn from Homo Silicus?", NBER Working Paper 31122; arXiv:2301.07543.

Lin, V., Yun, T., Matarić, M. J., Canny, J., Gretton, A. ve D'Amour, A. (2026), "The Illusion of Intervention: Your LLM-Simulated Experiment Is an Observational Study", arXiv:2605.20767.



[1]Claude AI ile birlikte yazılmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cambridge'in Kışkırtıcı (Provocative) Dehası: Joan Robinson'ın Entelektüel ve Duygusal Öyküsü

TÜRKİYE'NİN ÖNCÜ KADIN AKADEMİSYENLERİ: İKTİSAT VE SOSYAL BİLİMLER ANALİZİ

Küresel Akademinin Doğuşu ve Eksen Değişimi: Humboldt İdealinden Atlantik Ötesi Sürgüne (1810-1945)