Gelirden Servete, Servetten Doğaya: Meade, Rawls, Sen ve Dasgupta

 

Gelirden Servete, Servetten Doğaya: Meade, Rawls, Sen ve Dasgupta[1]

Nobel'in güçlü adayı Partha Dasgupta ve eşitlik fikrinin uzun yolculuğu

Ercan Eren

Meade servetin bugün kimde olduğunu sordu. Dasgupta servetin yarın kalıp kalmayacağını soruyor.

12 Ekim'de İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi 2026 İktisat Nobeli'ni açıklayacak. Nobel adaylıkları elli yıl boyunca gizli tutulduğu için kimin aday olduğunu kesin olarak bilemeyiz; ama tahmin piyasalarının ve kulislerin bu yıl en çok konuştuğu isim belli: Cambridge Üniversitesi'nin 83 yaşındaki emeritus profesörü Sir Partha Dasgupta. Dasgupta'nın adı, doğayı iktisadın merkezine taşıyan çalışmalarıyla anılıyor. Onu tanıtmanın en kolay yolu, doğa sermayesi kavramını ve İngiltere Hazinesi için hazırladığı ünlü biyoçeşitlilik raporunu anlatmak olurdu. Ama ben bu yazıda başka bir yoldan gitmek istiyorum.

Dasgupta'nın düşüncesi, yirminci yüzyıl iktisadının ve siyaset felsefesinin en önemli sorularından birinin, eşitlik sorusunun uzun bir yolculuğunun son durağı gibi duruyor. Bu yolculuğun dört durağı var ve bu dört durağı temsil eden düşünürler arasında akrabalık, öğrencilik, ortak yazarlık ve eleştiri bağları bulunuyor. İlk durak Dasgupta'nın kayınpederi James Meade: Eşitsizliğin kaynağını gelirde değil servette arayan iktisatçı. İkinci durak John Rawls: Meade'den bir fikir ödünç alan, ama kuşaklar arası adalet sorusunu cevapsız bırakan filozof. Üçüncü durak Amartya Sen: Dasgupta'yla aynı topraklardan gelen, aynı kolejde okuyan, birlikte kitap yazdığı, ama farklı bir yol seçen iktisatçı-filozof. Dördüncü durak ise Dasgupta'nın kendisi. Yazının tezi şu: Eşitlik sorunu yirminci yüzyılda gelirden servete, yirmi birinci yüzyılda ise servetten doğaya ve gelecek kuşaklara genişledi. Bu genişlemenin hikâyesini bu dört isim üzerinden anlatmak mümkün.

Dakka'dan Cambridge'e: İki Bengalli

Partha Dasgupta 1942'de Dakka'da doğdu. Babası Amiya Kumar Dasgupta, Hindistan'da modern iktisadın kurucularından biri sayılan bir iktisatçıydı. A. K. Dasgupta 1926'dan 1946'ya kadar Dakka Üniversitesi'nde iktisat okuttu; bu arada Londra'ya gidip doktorasını London School of Economics'te Lionel Robbins'in yanında yaptı. İktisadı kıt kaynaklar arasında seçim bilimi olarak tanımlayan Robbins'in öğrencisinin oğlunun, ileride doğanın kıtlığını iktisadın merkezine koyacak olması, düşünce tarihinin küçük ironilerinden biri.

Aile, Hindistan'ın bölünmesinden hemen önce, 1946'da Dakka'dan ayrıldı. Partha Dasgupta çocukluğunun büyük kısmını babasının ders verdiği Varanasi'de geçirdi, Delhi Üniversitesi'nde fizik okudu, ardından Cambridge'e, Trinity College'a geçti ve orada matematik, sonra iktisat okudu. Doktora danışmanı, sonradan optimal vergilendirme çalışmalarıyla Nobel alacak olan James Mirrlees'ti. 1971-1984 arasında London School of Economics'te, 1985'ten itibaren Cambridge'de profesör olarak çalıştı; 1989-1992 arasında Stanford'da hem iktisat hem felsefe profesörlüğü yaptı ve oradaki Etik ve Toplum Programı'nı yönetti. Bu son ayrıntı önemli: Dasgupta, en baştan iktisat ile etiği birlikte düşünen bir iktisatçı.

Bu biyografide Amartya Sen'le paralellikler hemen göze çarpıyor. Sen de Bengalli, o da ailesi bugünkü Bangladeş topraklarından gelen bir aydın, o da Trinity College'da okudu ve sonradan kolejin rektörü oldu. Sen'in babası Ashutosh Sen iktisatçı değil kimyacıydı, ama o da Dakka Üniversitesi'nde hocaydı. Yani iki iktisatçının babaları, bölünmeden önce aynı üniversitede ders veriyordu. Bir ayrıntı daha: A. K. Dasgupta 1992'de, Sen'in doğduğu ve Tagore'un kurduğu okulun bulunduğu küçük kasaba Şantiniketan'da hayata veda etti. Bengal aydınlanmasının bu iki ailesi, yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünya iktisadına refah, yoksulluk ve adalet üzerine en önemli katkılardan bazılarını yapacaktı.

Kayınpeder: James Meade ve Mülk Sahibi Demokrasi

Dasgupta 1968'de, doktorasını bitirdiği yıl, Carol Meade ile evlendi. Carol'ın babası, dönemin Cambridge'inin en saygın iktisatçılarından James Meade'di. Meade, 1977'de Bertil Ohlin'le birlikte uluslararası ticaret ve sermaye hareketleri üzerine çalışmaları için Nobel aldı. Ama onun entelektüel hayatının asıl tutkusu başkaydı: Piyasanın etkinliğinden vazgeçmeden daha eşit bir toplum nasıl kurulabilir?

Meade bu sorunun cevabını en açık biçimde 1964 tarihli küçük ama etkili kitabı *Efficiency, Equality and the Ownership of Property*'de verdi. Ona göre eşitsizliğin asıl kaynağı ücret farklılıkları değil, mülkiyetin dağılımıydı. Kitaptaki bir öngörü bugün şaşırtıcı biçimde güncel: Meade, otomasyonun ilerlediği bir dünyada gelirin giderek daha büyük kısmının makinelerin sahiplerine akacağını, emek gelirinin göreli olarak geriye düşeceğini ve toplumun küçük bir mülk sahibi azınlık ile geniş bir mülksüz çoğunluk arasında bölüneceğini tartışıyordu. Altmış yıl önce yazılmış bu satırlar, bugün Piketty'nin sermaye-gelir oranı tartışmasını da yapay zekânın emek piyasasına etkisi üzerine kaygıları da önceden görüyor.

Meade'in çözümü ücretlere müdahale değil, servetin kendisinin yeniden dağıtılmasıydı. Bunun için "mülk sahibi demokrasi" adını verdiği bir kurumsal tasarım önerdi: miras ve servet vergileri, küçük tasarrufların teşviki, kamunun üretken varlıklardan oluşan bir fon biriktirmesi ve bu fonun getirisinin herkese koşulsuz bir "toplumsal temettü" olarak dağıtılması. Bu son fikir, bugünkü temel gelir tartışmalarının en eski öncüllerinden biridir ve Meade onu 1930'lardan itibaren savunuyordu. Meade kendini liberal sosyalist olarak tanımlıyordu: Piyasaya ve bireysel özgürlüğe inanan, ama mülkiyetin yoğunlaşmasının hem özgürlüğü hem de eşitliği tehdit ettiğini düşünen biri. Bu çizgiyi 1970'lerde dört ciltlik *Principles of Political Economy* dizisinin bir cildi olan *The Just Economy* (1976) ile sistemleştirdi; son dönem kitabının adı ise bir tavrı özetliyordu: *Agathotopia* (1989). Meade mükemmel toplumu, ütopyayı değil, gerçekçi olarak ulaşılabilecek en iyi toplumu, "iyi yeri" arıyordu.

Meade'in çalışmalarında Dasgupta'nın ileride derinleştireceği iki tema daha var. Birincisi, 1952'de Economic Journal'da yayımladığı dışsal ekonomiler üzerine makalesindeki ünlü örnek: arıcı ile elma bahçesi sahibi. Arılar bahçeyi tozlaştırır, bahçe arılara nektar verir; ama hiçbiri bu faydanın karşılığını piyasada almaz. Bu örnek iktisat ders kitaplarının klasiği oldu. Steven Cheung 1973'te "The Fable of the Bees" başlıklı makalesiyle Washington eyaletinde arıcılar ile bahçe sahipleri arasında gerçekten tozlaşma sözleşmeleri yapıldığını göstererek Meade'e itiraz etti ve örnek, piyasaların dışsallıkları kendiliğinden içselleştirip içselleştiremeyeceği üzerine Coase'cu tartışmanın simgesine dönüştü. Tozlaşmanın yetmiş yıl sonra Meade'in damadının raporunda, fiyatlandırılamayan doğa hizmetlerinin ve çökmekte olan ekosistemlerin en tipik örneklerinden biri olarak yeniden karşımıza çıkması tesadüf değil. Kayınpederin ders kitabı örneği, damadın masasında küresel bir krize dönüşmüştü.

İkinci tema nüfustu. Meade 1961'de Mauritius hükümeti için adanın iktisadi ve toplumsal yapısı üzerine bir rapor hazırladı ve aynı yıl bu çalışmayı "Malthusçu iktisadın bir vaka çalışması" olarak yayımladı. Küçük bir ada ekonomisinde hızlı nüfus artışının kişi başı gelir üzerindeki baskısını açıkça tartışıyor ve nüfus politikasını kalkınma politikasının merkezine koyuyordu. Dasgupta'nın nüfusu refah iktisadının ve doğa sermayesi muhasebesinin temel değişkenlerinden biri olarak ele alması, bu kaygının bir kuşak sonraki devamıdır.

Rawls'un Ödünç Aldığı Fikir, Cevapsız Bıraktığı Soru

Meade'in mülk sahibi demokrasi fikri, kendisinden çok daha ünlü bir yerde yaşamaya devam etti. John Rawls, 1971'de yayımlanan *Bir Adalet Teorisi*'nde bu kavramı Meade'den aldı ve adil bir toplumun kurumsal çerçevesini tartışırken kullandı. Rawls kavrama zamanla daha da önem verdi. Son büyük eseri *Justice as Fairness: A Restatement*'da (2001) mülk sahibi demokrasi ile refah devleti kapitalizmini keskin biçimde karşı karşıya koydu. Ona göre refah devleti kapitalizmi, üretken sermayenin küçük bir kesimde yoğunlaşmasına izin verir ve oluşan eşitsizliği sonradan gelir transferleriyle düzeltmeye çalışır; bu yüzden siyasal gücün de yoğunlaşmasını engelleyemez. Mülk sahibi demokrasi ise servetin ve beşerî sermayenin dağılımını en baştan düzenler; böylece her yurttaş toplumsal iş birliğine eşit bir tabandan katılır. Rawls'un deyişiyle mesele, dönem sonunda az kazananlara yardım etmek değil, dönemin başında herkesin elinde yeterli üretken varlık bulunmasını sağlamaktır.

Yine de Meade ile Rawls arasında önemli bir yöntem farkı vardı. Meade bir refah iktisatçısıydı ve eşitsizliğe duyarlı bir faydacılık içinde düşünüyordu. *The Just Economy*'de Rawls'un en kötü durumdakinin konumunu iyileştirmeyi esas alan maksimin ilkesini sempatiyle tartışır, ama onu faydacı toplulaştırmanın uç bir hâli olarak, eşitsizlikten kaçınmanın sonsuza gittiği özel bir durum olarak okur. Rawls ise faydacılığı ilke olarak reddediyordu. Bu fark, hikâyenin sonraki durağında yeniden karşımıza çıkacak.

Rawls'un adalet teorisinin iki büyük boşluğu vardı ve ikisi de Dasgupta'nın dünyasının tam ortasına düşüyordu. Birincisi kuşaklar arası adaletti. Rawls fark ilkesini kuşaklar arasında uygulamak istemedi; bunun yerine ayrı bir "adil tasarruf ilkesi" önerdi: Her kuşak, adil kurumların kurulup sürdürülebilmesi için gelecek kuşaklara makul bir birikim bırakmalıdır. Ama bu makul birikimin ne olduğunu hiçbir zaman kesin biçimde belirleyemedi ve bunu kendisi de kabul etti. İkinci boşluk doğaydı. Rawls *Bir Adalet Teorisi*'nin sonlarında, hayvanlarla ve doğanın geri kalanıyla ilişkilerimizin adalet teorisinin kapsamı dışında kaldığını açıkça belirtir. Bu sorular önemlidir, der, ama başka bir metafizik ve ahlak çerçevesi gerektirir. Adalet, özgür ve eşit yurttaşlar arasındaki bir ilişkidir; doğa bu ilişkinin sahnesidir, tarafı değil.

Bir Sorudan Bir Literatür Doğuyor: Maksiminden Hartwick'e

Rawls'un cevapsız bıraktığı kuşaklar arası adalet sorusu, iktisatçıları hemen harekete geçirdi ve bence düşünce tarihinin az bilinen ama en verimli bölümlerinden birini doğurdu.

Kenneth Arrow 1973'te Rawls'un adil tasarruf ilkesini biçimsel olarak inceleyen bir makale yayımladı ve maksiminin kuşaklar arasında uygulanmasının tutarsızlıklarını gösterdi. Bir yıl sonra, 1974'te, Review of Economic Studies'in tükenebilir kaynaklara ayrılan özel sayısı iktisat tarihinin dönüm noktalarından biri oldu. Aynı sayıda Robert Solow, Joseph Stiglitz ve Partha Dasgupta ile Geoffrey Heal'in makaleleri yer alıyordu. Aynı yıl Dasgupta, kuşaklar arası adalet ölçütlerini karşılaştıran ayrı bir makale daha yayımladı.

Solow'un makalesinin başlığı meseleyi açıkça ortaya koyuyordu: kuşaklar arası eşitlik ve tükenebilir kaynaklar. Solow, Rawlsçı maksiminin kuşaklar arasında uygulanması durumunda ne olacağını sordu. Cevap şuydu: Maksimin, tüketimin zaman içinde sabit tutulmasını gerektirir. Bu, yoksul bir başlangıç kuşağı için iyi bir sonuç değildir; çünkü o kuşak kendisinden sonrakiler için birikim yapmaya zorlanmaz ve herkes sonsuza kadar aynı düşük düzeyde kalabilir. Ama sonucun ikinci yarısı çok daha etkiliydi. Bir ekonomi üretimde vazgeçilmez olan tükenebilir bir kaynağa dayansa bile, kaynak ile üretilmiş sermaye arasında yeterli ikame imkânı varsa, tüketimi sonsuza kadar sabit tutmak mümkündü. Dasgupta ve Heal, Stiglitz de benzer sonuçlara, teknik ilerlemenin rolünü de ekleyerek ulaştılar. Bu, Roma Kulübü'nün 1972'deki *Büyümenin Sınırları* raporunun karamsarlığına iktisatçıların verdiği cevaptı.

John Hartwick 1977'de bu sonucu bir politika kuralına dönüştürdü: Tükenebilir kaynaklardan elde edilen rantların tamamını üretilmiş sermayeye yatırırsanız, tüketimi sabit tutabilirsiniz. Hartwick kuralı, Solow'un Rawlsçı sabit tüketim yolunun nasıl gerçekleştirileceğini gösteriyordu. Norveç'in petrol gelirlerini bir varlık fonunda biriktirmesi, bu kuralın en bilinen uygulamalarından biri sayılır.

Buradan sonrası tanıdık bir zincir: Hartwick kuralı, Dünya Bankası'nın "gerçek tasarruf" ve "düzeltilmiş net tasarruf" göstergelerine; bunlar da Dasgupta'nın kapsayıcı servet kavramına uzandı. Yani bugün sürdürülebilirlik muhasebesi dediğimiz alanın kökleri, kısmen, bir siyaset felsefecisinin cevapsız bıraktığı bir soruya iktisatçıların verdiği cevaplarda yatıyor. Rawls'un adil tasarruf ilkesini belirleyememesi, iktisat için verimli bir başarısızlık oldu.

Ama bu literatürün bir bedeli de vardı. Solow-Hartwick çerçevesi, doğa sermayesinin üretilmiş sermayeyle ikame edilebileceğini, yani bir ormanın kaybının yeterince makine ile telafi edilebileceğini varsayıyordu. Bu, "zayıf sürdürülebilirlik" dediğimiz görüşün temeliydi. Karşı cephede Georgescu-Roegen'in entropi yasasına dayanan eleştirisi ve Herman Daly'nin "güçlü sürdürülebilirlik" savunusu vardı: Doğa sermayesi ile üretilmiş sermaye ikame değil tamamlayıcıdır; balık stoku bittiğinde daha fazla balıkçı teknesinin hiçbir anlamı yoktur. Dasgupta'nın bu tartışmadaki konumunun zaman içinde nasıl değiştiği, hikâyenin en ilginç yanlarından biri. Ama önce bir ara durak yapmamız gerekiyor.

Gölge Fiyatların Ortak Mutfağı

1972'de Birleşmiş Milletler Sınai Kalkınma Örgütü (UNIDO), gelişmekte olan ülkelerde kamu yatırım projelerinin nasıl değerlendirileceğine dair bir kılavuz yayımladı. *Guidelines for Project Evaluation* adlı bu kitabın üç yazarı vardı: Partha Dasgupta, Stephen Marglin ve Amartya Sen. Kitabın temel fikri şuydu: Gelişmekte olan ülkelerde piyasa fiyatları, kıt kaynakların toplumsal değerini yansıtmaz. Döviz kurları çarpıktır, işsizlik yaygındır, tasarruflar yetersizdir. Bu yüzden projeler, bu toplumsal değerleri yansıtan "gölge fiyatlarla" değerlendirilmelidir. Aynı dönemde Ian Little ve Dasgupta'nın hocası James Mirrlees de OECD için benzer bir yöntem geliştiriyordu ve iki yaklaşım arasındaki tartışma kalkınma iktisadının 1970'lerdeki en canlı tartışmalarından biri oldu.

Bu ayrıntı neden önemli? Çünkü Dasgupta'nın kapsayıcı servet kavramının kalbinde tam olarak bu fikir yatıyor. Ormanların, sulak alanların ya da tozlaşmanın piyasa fiyatı yoktur; onları servet hesabına katabilmek için toplumsal değerlerini yansıtan muhasebe fiyatlarına ihtiyaç vardır. Dasgupta'nın yarım yüzyıllık projesi, bir anlamda, 1972'de Sen ve Marglin'le birlikte proje değerlendirmesi için geliştirdiği gölge fiyat mantığının bütün bir ülkenin, hatta gezegenin servetine uygulanmasıdır. Sen'in yapabilirlik yaklaşımına, Dasgupta'nın kapsayıcı servete doğru ayrılan yolları, aynı mutfakta başlamıştı.

Dasgupta'nın Cambridge'deki unvanı da bu hikâyenin parçası: Frank Ramsey Profesörü. Ramsey 1928'de, henüz yirmi beş yaşındayken, bir toplumun ne kadar tasarruf etmesi gerektiğini soran ve bugünkü optimal büyüme kuramının temelini atan bir makale yayımlamıştı. Ramsey bu makalede, gelecek kuşakların refahını bugünkünden daha az önemli saymanın, yani ıskonto etmenin etik olarak savunulamayacağını ve yalnızca hayal gücümüzün zayıflığından kaynaklandığını yazmıştı. Bu itiraz, 2006'daki Stern Raporu tartışmasında yeniden gündeme geldi. Nicholas Stern iklim değişikliğinin maliyetlerini hesaplarken Ramsey'e sadık kalarak çok düşük bir iskonto oranı kullandı. Dasgupta ise Stern'e yönelik eleştirisinde, düşük iskonto oranının eşitsizlikten kaçınmaya dair varsayımlarla birlikte ele alınması gerektiğini, aksi takdirde bugünkü kuşaklardan makul olmayan ölçüde yüksek tasarruflar talep eden sonuçlara varılabileceğini gösterdi. Kuşaklar arası adalet, Ramsey kürsüsünün hem mirası hem de yükü.

Damadın Cevabı: Kapsayıcı Servet ve Doğanın Adalete Girişi

Dasgupta'nın Rawls'un cevapsız sorusuna verdiği cevap iki katmanlı. Birinci katmanda, maksimini kuşaklar arası bir ölçüt olarak benimsemez; Ramsey geleneğine, yani eşitsizliğe duyarlı ve düşük ama pozitif iskontolu bir refah toplamına döner. Bu, Rawls'u tam da kayınpederi Meade'in okuduğu biçimde okumaktır: faydacılığın eşitlikçi bir versiyonu olarak.

İkinci katman ise asıl özgün katkıdır. Dasgupta, Karl-Göran Mäler'le birlikte 2000'de ve ardından Kenneth Arrow ile Mäler'le birlikte 2003'te geliştirdikleri çalışmalarda şu sonucu kanıtladı: Bir ekonominin bütün sermaye varlıklarını, yani üretilmiş sermayeyi, beşerî sermayeyi ve doğa sermayesini, kuşaklar arası refaha yaptıkları katkıyı yansıtan muhasebe fiyatlarıyla değerleyip topladığınızda, bu toplamdaki değişim, kuşaklar arası refahın artıp azalmadığını gösterir. Bu toplamın adı kapsayıcı servettir. Sonucun gücü, ekonominin optimal olmasını gerektirmemesindedir: Piyasa aksaklıkları, dışsallıklar, kötü kurumlar olsa bile, muhasebe fiyatları bu kusurlu işleyişe göre tanımlandığı sürece ölçüt geçerlidir. Ve ölçüt, hangi refah fonksiyonunu seçtiğinizden büyük ölçüde bağımsızdır.

Buradan sürdürülebilirliğin işlemsel bir tanımı çıkar: Bir ekonomi, kişi başına kapsayıcı serveti azalmıyorsa sürdürülebilir bir yoldadır. Başka bir deyişle, her kuşak devraldığından daha az servet bırakmamalıdır. Bu cümleyi okuyunca Rawls'un belirleyemediği adil tasarruf ilkesini hatırlamamak zor. Kapsayıcı servet, adil tasarruf ilkesinin iktisatçıca bir işlemselleştirilmesi olarak okunabilir. Maksiminden daha zayıf bir koşuldur; adaleti değil, kuşaklar arası adaletin asgari ön koşulunu tanımlar. Ama Rawls'un yapamadığını yapar: ölçülebilir hâle getirir.

Dasgupta'nın Rawls'a asıl katkısı ise ikinci boşlukla ilgili. Rawls doğayı adalet teorisinin dışında bırakmıştı. Dasgupta onu adil tasarruf ilkesinin tam içine taşır. Rawls'un aklındaki birikim üretilmiş sermaye ve adil kurumlardı; Dasgupta'nın servet hesabında ise ormanlar, topraklar, balık stokları, tozlaşma ve biyoçeşitlilik de var. Doğa, adaletin sahnesi olmaktan çıkıp adaletin konusu hâline geliyor. Gelecek kuşaklara ne bıraktığımız sorusu, artık ne kadar makine ve ne kadar kurum bıraktığımızla değil ne kadar doğa bıraktığımızla da ilgili.

Bu çerçevenin ampirik sonuçları çarpıcıdır. Dasgupta'nın 2021'de İngiltere Hazinesi için hazırladığı *The Economics of Biodiversity: The Dasgupta Review*, 1992-2014 döneminde dünyada kişi başına üretilmiş sermayenin yaklaşık iki katına çıktığını, beşerî sermayenin sınırlı biçimde arttığını, kişi başına doğa sermayesinin ise yaklaşık yüzde 40 azaldığını aktarıyor. Yani dünya bu dönemde GSYH'sını hızla büyütürken, sermayesinin bir kısmını yiyerek büyüdü. GSYH bir gelir tablosuysa kapsayıcı servet bir bilançodur ve bilanço, gelir tablosunun gizlediğini gösteriyor.

Rapordaki en etkileyici formül, "etki eşitsizliği" adını verdiği basit bir ilişkidir: Nüfusun kişi başı tüketimle çarpımı, doğayı kullanma verimliliğine bölündüğünde, biyosferin kendini yenileme kapasitesini aşıyorsa, doğa stoku azalır. Bu formülde üç şey dikkat çekiyor. Birincisi, nüfus açık bir terim olarak yer alıyor; Meade'in Mauritius kaygısı burada küresel ölçekte geri dönüyor. İkincisi, doğanın yenilenme kapasitesi sınırlı ve doğrusal değil; eşikleri var ve bir eşik geçildiğinde ekosistemler çökebiliyor. Üçüncüsü ve belki en önemlisi, bu formül Dasgupta'nın kendi entelektüel yolculuğunu da özetliyor. 1970'lerin Dasgupta'sı, Solow ve Stiglitz'le birlikte ikame iyimserliğinin kurucularından biriydi: Yeterli yatırım ve teknik ilerlemeyle tükenebilir kaynakların sınırları aşılabilirdi. 2021'in Dasgupta'sı ise ekonominin doğanın içine gömülü olduğunu, doğanın bir üretim girdisi değil, ekonominin kendisini taşıyan bir varlık olduğunu vurguluyor. Elli yıl içinde, Solow'un yanından Daly'nin yanına doğru ciddi bir mesafe katetmiş durumda. Bir düşünürün en önemli eserini seksen yaşına yaklaşırken ve kendi gençlik iyimserliğini sorgulayarak yazması, iktisat tarihinde pek sık rastlanan bir şey değil.

Meade'in mülkiyet sorusu da bu yolculukta kaybolmuyor, dönüşüyor. Meade "üretken sermaye kimin mülkiyetinde?" diye soruyordu. Dasgupta'nın Mäler'le birlikte yoksul ülkelerdeki ortak kaynaklar üzerine yaptığı çalışmalar, aynı soruyu doğa sermayesine yöneltir. Köy meraları, ortak ormanlar, su kaynakları ve kıyı balıkçılığı, dünyanın en yoksul insanlarının servetinin en büyük kısmını oluşturur. Bu ortak varlıklar özelleştirildiğinde ya da devlet tarafından el konulduğunda, GSYH artabilir; ama en çok kaybeden, servetinin tamamına yakını bu ortak doğa sermayesinden oluşan yoksullardır. Meade'in mülk sahibi demokrasisi, Dasgupta'da ortak doğanın korunmasına dönüşüyor.

Dördüncü Köşe: Sen, Özgürlük ve Fail

Bu hikâyeye Amartya Sen'i eklediğimizde, üçgen bir dörtgene dönüşüyor. Sen ile Dasgupta'nın yolları UNIDO kılavuzunda kesişmişti, ama sonra farklı yönlere ayrıldı.

Sen'in büyük katkısı yapabilirlik yaklaşımıdır. Ona göre refahı ne gelirle ne de faydayla ölçmek yeterlidir; önemli olan, kişilerin değer verdikleri şeyleri yapabilme ve olabilme özgürlüğüdür: sağlıklı olmak, okuyabilmek, toplumsal hayata katılabilmek, kendi hayatı hakkında karar verebilmek. Dasgupta 1993'te yayımladığı *An Inquiry into Well-Being and Destitution*'da Sen'le yoğun bir diyalog içindedir; beslenme, sağlık, siyasal ve medeni haklar gibi boyutları refahın ölçümüne katar. Ama Dasgupta'nın yöntemi, refah iktisadının ve mallar üzerinden kurulan analizlerin içinde kalır. Sen refahın ne olduğunu genişletmeye, Dasgupta ise refahın maddi temelinin, yani servetin, zaman içinde nasıl korunacağını açıklamaya yöneldi. İki yaklaşım birbirinin rakibi değil, tamamlayıcısıdır: Sen neyin sürdürülmesi gerektiğini, Dasgupta neyle sürdürüleceğini soruyor.

Sen de sonraki yıllarda sürdürülebilirlik tartışmasına girdi ve önemli bir eleştiri getirdi. 1987 tarihli Brundtland Raporu sürdürülebilir kalkınmayı gelecek kuşakların ihtiyaçlarını karşılama kapasitesinden ödün vermeden bugünkü ihtiyaçları karşılamak olarak tanımlamıştı; Solow ise ihtiyaçlar yerine yaşam standartlarından söz ediyordu. Sen'e göre her iki tanım da insanları yalnızca ihtiyaçları karşılanması gereken "hastalar" olarak görüyordu. Oysa insanlar aynı zamanda "fail"dir: Kendi değerleri doğrultusunda davranan, hatta kendi yaşam standartlarını doğrudan etkilemeyen şeylere, örneğin nesli tükenmekte olan bir hayvan türüne değer veren varlıklardır. Bu yüzden Sen sürdürülebilir yaşam standartları yerine sürdürülebilir özgürlüklerden söz etti. Bu eleştiri, Dasgupta'nın muhasebe fiyatlarının neyi yansıtması gerektiği sorusuna da doğrudan dokunuyor: Bir türün değeri yalnızca bize sağladığı hizmetlerle mi ölçülür, yoksa insanların ona verdiği değerle mi?

Sen'in Rawls'la ilişkisi de Dasgupta'nınkine paralel ama farklı. Sen, 2009'da yayımladığı *Adalet Fikri*'ni Rawls'un anısına adadı; ama kitap, Rawls'a yöneltilmiş en kapsamlı eleştirilerden birini içeriyordu. Sen'e göre Rawls'un yaklaşımı "aşkın kurumsalcılıktır": Mükemmel adil kurumların ne olduğunu tanımlamaya çalışır. Oysa gerçek dünyada ihtiyacımız olan, mükemmel adaletin tarifi değil, somut adaletsizliklerin karşılaştırmalı olarak azaltılmasıdır. Kölelik kaldırılırken kimsenin mükemmel adil toplumun tarifine ihtiyacı yoktu; köleliğin adaletsiz olduğunu görmek yeterliydi.

Burada, benim yorumum olarak, Meade'le çekici bir bağlantı kurulabilir. Meade'in son kitabının başlığı *Agathotopia*'ydı: ütopya değil, gerçekçi biçimde ulaşılabilecek en iyi yer. Sen'in karşılaştırmalı adalet anlayışı ile Meade'in agathotopyası, Rawls'un ideal teorisine karşı aynı pratik sezgiyi paylaşıyor: Adalet, ulaşılamaz bir mükemmelliğin tarifi değil, ulaşılabilir bir iyileşmenin arayışıdır. Dasgupta'nın kapsayıcı servet ölçütü de aynı ruhu taşıyor. Mükemmel kuşaklar arası adaletin ne olduğunu söylemiyor; yalnızca bir ekonominin gelecek kuşakların aleyhine işleyip işlemediğini ölçmeye çalışıyor. Bu, agathotopyacı bir sürdürülebilirlik anlayışı.

Sonuç: Dörtgenin Anlamı

Bu dört düşünürü yan yana koyduğumuzda, eşitlik fikrinin yirminci yüzyıldaki yolculuğunun haritası belirginleşiyor. Meade, eşitsizliğin kaynağını gelirde değil serveti kimin elinde tuttuğunda aradı ve eşitlik sorusunu akımdan stoğa taşıdı. Rawls, Meade'in fikrini adil kurumların teorisine yerleştirdi, ama kuşaklar arası adaleti ve doğayı cevapsız bıraktı. Sen, eşitliğin neyin eşitliği olması gerektiğini sorguladı ve refahı özgürlükler üzerinden yeniden tanımladı. Dasgupta ise Meade'in servet perspektifini zaman eksenine taşıdı, Rawls'un cevapsız bıraktığı adil tasarruf sorusuna ölçülebilir bir cevap verdi ve Rawls'un dışarıda bıraktığı doğayı servetin, dolayısıyla adaletin içine aldı. Meade servetin bugün kimde olduğunu sordu; Dasgupta servetin yarın kalıp kalmayacağını soruyor.

Dördünün ortak noktası, iktisadın etikten ayrılamayacağı inancı. Meade bir liberal sosyalist, Rawls bir siyaset felsefecisi, Sen bir iktisatçı-filozof, Dasgupta ise Stanford'da etik programı yönetmiş bir iktisatçı. Hiçbiri iktisadı teknik bir kaynak dağılımı bilimi olarak görmedi; hepsi iktisadi soruların arkasında adalet sorularının yattığını biliyordu.

12 Ekim'de ne olacağını bilmiyoruz. Ama bir öngörüde bulunmak mümkün. 2018'de İktisat Nobeli'nin yarısı, iklim değişikliğini uzun dönemli makroiktisadi analize kattığı için William Nordhaus'a verilmişti. Dasgupta'ya verilecek bir ödül, bir adım daha ileri gitmek anlamına gelir: yalnızca iklimi değil, doğanın bütününü, biyoçeşitliliği ve ekosistemleri iktisadın ve adaletin içine almak. Aynı zamanda, Meade'den başlayan ve Rawls ile Sen'den geçen bir düşünce hattının da tanınması olur. Kayınpederinin Nobel'inden neredeyse elli yıl sonra damadın da aynı ödülü alması, iktisat tarihinin en güzel tesadüflerinden biri olurdu. Ama asıl önemli olan tesadüf değil, süreklilik: Eşitlik fikri, gelirden servete, servetten doğaya uzanan yolculuğunu sürdürüyor.

Kaynaklar

Arrow, K. J. (1973), "Rawls's Principle of Just Saving", Swedish Journal of Economics, 75(4), 323-335.

Arrow, K. J., Dasgupta, P. ve Mäler, K.-G. (2003), "Evaluating Projects and Assessing Sustainable Development in Imperfect Economies", Environmental and Resource Economics, 26(4), 647-685.

Cheung, S. N. S. (1973), "The Fable of the Bees: An Economic Investigation", Journal of Law and Economics, 16(1), 11-33.

Dasgupta, P. (1974), "On Some Alternative Criteria for Justice between Generations", Journal of Public Economics, 3(4), 405-423.

Dasgupta, P. (1993), An Inquiry into Well-Being and Destitution, Oxford: Clarendon Press.

Dasgupta, P. (2021), The Economics of Biodiversity: The Dasgupta Review, Londra: HM Treasury.

Dasgupta, P. ve Heal, G. (1979), Economic Theory and Exhaustible Resources, Cambridge: Cambridge University Press.

Dasgupta, P., Marglin, S. ve Sen, A. (1972), Guidelines for Project Evaluation, New York: UNIDO.

Hartwick, J. M. (1977), "Intergenerational Equity and the Investing of Rents from Exhaustible Resources", American Economic Review, 67(5), 972-974.

Meade, J. E. (1952), "External Economies and Diseconomies in a Competitive Situation", Economic Journal, 62(245), 54-67.

Meade, J. E. (1964), Efficiency, Equality and the Ownership of Property, Londra: Allen and Unwin.

Meade, J. E. (1989), Agathotopia: The Economics of Partnership, Aberdeen: Aberdeen University Press.

Ramsey, F. P. (1928), "A Mathematical Theory of Saving", Economic Journal, 38(152), 543-559.

Rawls, J. (1971), A Theory of Justice, Cambridge, MA: Harvard University Press.

Rawls, J. (2001), Justice as Fairness: A Restatement, Cambridge, MA: Harvard University Press.

Sen, A. (2009), The Idea of Justice, Londra: Allen Lane.

Sen, A. (2013), "The Ends and Means of Sustainability", Journal of Human Development and Capabilities, 14(1), 6-20.

Solow, R. M. (1974), "Intergenerational Equity and Exhaustible Resources", Review of Economic Studies, 41, Symposium on the Economics of Exhaustible Resources, 29-45.



[1]Claude AI ile birlikte yazılmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cambridge'in Kışkırtıcı (Provocative) Dehası: Joan Robinson'ın Entelektüel ve Duygusal Öyküsü

TÜRKİYE'NİN ÖNCÜ KADIN AKADEMİSYENLERİ: İKTİSAT VE SOSYAL BİLİMLER ANALİZİ

Küresel Akademinin Doğuşu ve Eksen Değişimi: Humboldt İdealinden Atlantik Ötesi Sürgüne (1810-1945)