Bilim Cumhuriyeti mi, Teknoloji Krallığı mı?
Bilim Cumhuriyeti mi, Teknoloji Krallığı mı?
İktisat, Ahlak ve Bilginin Ekonomi Politiği Üzerine
Bir İnceleme[1]
Ercan Eren
Eylül 2026
1. Giriş: Bilim Neden İktisadi Bir Sorundur?
Bilim insanları neden bulgularını paylaşır? Soru, ilk bakışta
kendiliğinden cevaplanacak kadar basit görünebilir — çünkü bilginin yayılması,
modern bilimin kurucu varsayımlarından biri olarak kabul edilir. Ancak iktisadi
bir mercekle bakıldığında, bu hiç de kendiliğinden değildir. Bilgi, standart
bir iktisadi mal değildir: bir kere üretildiğinde kullanımı başkalarını
dışlamaz (rakip olmama / non-rivalry) ve paylaşıldığında pratik olarak geri
alınamaz (dışlanamazlık / non-excludability). Klasik kamu malı tanımına bu
denli yakın bir nesnenin üretimini sürdürecek bireysel teşvikin nereden geldiği
sorusu, 1990'lı yıllardan itibaren "Bilim Ekonomisi" (economics of
science) adıyla anılan, nispeten genç ama üretken bir araştırma programının
merkezi sorunsalını oluşturur.
Bu çalışmanın iddiası, bu programın yalnızca teşvik yapıları ve oyun
teorik modellerden ibaret bir iktisat alt-alanı olmadığı; aksine, iktisadi
düşünce tarihinin en eski ve en verimli gerilimlerinden birini — ahlak ile
çıkar arasındaki ilişkiyi — kendi nesnesi üzerinde yeniden sahnelediğidir. Bu
bağlamda, 18. yüzyıl İskoç Aydınlanması'ndan miras kalan ve Adam Smith'in iki
temel eseri arasındaki görünür çelişkiden doğan "Adam Smith Problemi"
tartışması, bilim sosyoloğu Robert Merton'ın normatif çerçevesi ile iktisatçı
Paul David ve Partha Dasgupta'nın teşvik-temelli okuması arasındaki gerilimi
anlamak için şaşırtıcı derecede işlevsel bir analoji sunmaktadır.
Çalışma beş ana bölümden oluşmaktadır. İkinci bölüm, bilim ekonomisinin
kavramsal kökenlerini ve temel bulmacasını (bilginin kamu malı niteliği ile
bireysel teşvik arasındaki gerilim) ele alır. Üçüncü bölüm, Merton'ın normatif
yapısı ile iktisadi teşvik analizinin karşılaştırmasını, Adam Smith Problemi
üzerinden derinleştirir. Dördüncü bölüm, Dasgupta-David'in "Bilim
Cumhuriyeti/Teknoloji Krallığı" ayrımını tarihsel-kurumsal bir
perspektiften inceler. Beşinci bölüm, alana özgü başlıca formel modelleri (öncelik
yarışı, sinyal modelleri, Matthew Etkisi'nin path-dependence formalizasyonu)
kısaca tanıtır. Altıncı bölüm, bu kuramsal çerçeveyi güncel akademik yayıncılık
krizlerine (açık erişim ekonomisi, publish-or-perish kültürü) uygular. Son
bölüm ise genel bir sentez sunar.
2. Bilim Ekonomisinin Doğuşu: Kavramsal Kökenler
2.1. Polanyi ve Bilimin Kendiliğinden Düzeni
Alanın kurucu metni olarak sıklıkla anılan çalışma, Michael Polanyi'nin
1962 tarihli "The Republic of Science: Its Political and Economic
Theory" başlıklı makalesidir. Polanyi, bilimsel araştırmayı merkezi bir
otorite tarafından planlanamayacak, kendi kendini organize eden
(self-organizing) bir sistem olarak tanımlar. Bilim insanları, birbirlerinin
yayınladığı sonuçları gözlemleyerek kendi araştırma yönelimlerini buna göre
ayarlarlar; bu adem-i merkeziyetçi koordinasyon süreci, tıpkı piyasa mekanizmasının
fiyatlar aracılığıyla arz-talebi koordine etmesi gibi işler. Polanyi'nin
metninde zaten örtük bir iktisadi metafor bulunur: bilim, merkezi planlamanın
imkânsız, ama adem-i merkeziyetçi koordinasyonun mümkün olduğu bir sistem
olarak kavramsallaştırılır.
Polanyi'nin bu sezgisi, uzun süre yalnızca bir benzetme (analoji)
düzeyinde kalmıştır; sistematik bir iktisadi modele dönüştürülmesi ise 1990'lı
yıllarda gerçekleşecektir.
2.2. Dasgupta-David ve Yeni Bilim Ekonomisi
Bu sezgiyi formel bir iktisadi çerçeveye taşıyan asıl katkı, Partha
Dasgupta ile Paul David'in ortak çalışmalarına, özellikle 1994 tarihli
"Toward a New Economics of Science" makalesine aittir. Dasgupta ve
David'in temel katkısı, bilimsel bilgiyi açıkça bir kamu malı olarak modellemek
ve bu modelin doğurduğu klasik bulmacayı (kamu mallarının eksik üretimi sorunu)
bilim insanının davranışına uygulamaktır.
Standart kamu malı teorisi, rakip olmayan ve dışlanamaz malların piyasa
tarafından yetersiz üretileceğini öngörür — çünkü üretici, malın faydasının
tamamını içselleştiremez (pozitif dışsallık). Bilim söz konusu olduğunda ise
gözlemlenen durum bu öngörüyle tam olarak örtüşmez: bilim insanları, bilgiyi
saklamak yerine mümkün olduğunca hızlı yayınlamaya güçlü bir eğilim
gösterirler. Dasgupta-David'in çözümü, bu görünürdeki paradoksu bir ödül
mekanizmasıyla açıklamaktır: bilim insanını motive eden şey doğrudan parasal
kazanç değil, öncelik'tir (priority) — "bu keşfi ilk yapan benim"
iddiasının toplulukça tanınmasıdır.
Bu mekanizmanın işleyişi şu şekilde özetlenebilir: öncelik iddiası, ancak
kamuya açık bir yayınla tescillenebildiği için, bilim insanı bilgiyi saklamaya
değil, aksine olabildiğince hızlı açıklamaya teşvik edilir. Sonuç, tuhaf ama
tutarlı bir yapıdır: mülkiyet hakları olmaksızın, yalnızca bireysel itibar
arayışı aracılığıyla, bilginin hızlı ve açık yayılımını sağlayan bir sistem
ortaya çıkar. Bu yapı, Adam Smith'in görünmez el metaforuna çarpıcı bir biçimde
benzer: bireysel çıkarın (öncelik/itibar için yarışma) izlenmesi, kolektif
olarak arzu edilen bir sonucu (hızlı, açık bilgi yayılımı) kendiliğinden
üretir.
2.3. Bilgi Kamu Malı Olarak: Temel Bulmaca
Bu çerçevenin analitik gücü, "öncelik ödülünün" bir turnuva
yapısı (tournament structure) taşımasından gelir: yarışı ilk bitiren ödülün
tamamını alır, ikinci gelen — bulgusu birebir aynı olsa dahi — neredeyse hiçbir
şey kazanmaz (winner-take-all). Bu "kazanan hepsini alır" yapısı, bir
yandan araştırmacıları hızlandırıcı bir rekabet baskısı yaratırken, öte yandan
toplumsal açıdan verimsiz bir sonuca da yol açabilir: birden fazla ekip, aynı
probleme paralel kaynak ayırarak mükerrer çaba (duplication of effort)
harcayabilir — bu kaynaklar farklı problemlere yönlendirilseydi toplumsal fayda
daha yüksek olabilirdi. Bu gerilim, ilerleyen bölümlerde patent yarışı
modelleriyle karşılaştırmalı olarak yeniden ele alınacaktır.
3. Norm, Çıkar ve Ahlak: Merton'dan Adam Smith'e
3.1. Merton'ın Normatif Yapısı (CUDOS)
Bilim ekonomisinin iktisadi okumasından önce, bilim sosyolojisi alanında
Robert Merton, 1942 tarihli "The Normative Structure of Science"
makalesinde bilimi bir ethos olarak tanımlamıştı — yani bilim insanlarının
davranışını yönlendiren, içselleştirilmiş, neredeyse ahlaki nitelikte bir
normlar bütünü. Merton'ın önerdiği dört temel norm, literatürde sıklıkla CUDOS
kısaltmasıyla anılır:
•
Communalism (Ortaklaşmacılık): Bilimsel bulgular
topluluğun ortak malı sayılır; hiç kimse bilgiyi kalıcı bir özel mülkiyet
olarak tutamaz.
•
Universalism (Evrensellik): Bir bilimsel iddianın
geçerliliği, onu öne sürenin kimliğinden (statü, milliyet, kurum) bağımsız
olarak değerlendirilmelidir.
•
Disinterestedness (Çıkarsızlık): Bilim insanı, kişisel
kazanç değil bilginin ilerlemesi saikiyle hareket eder — en azından kamuya
görünen düzeyde.
•
Organized Scepticism (Örgütlü Şüphecilik): Hiçbir
iddia, ampirik ve mantıksal denetimden geçmeden kabul edilmez.
Merton'a göre bu dört norm, bilim kurumunun kendi kendini yeniden
ürettiği bir ahlaki mimari oluşturur; bu normlar dışarıdan dayatılmaz, bilim
insanının mesleki kimliğinin ayrılmaz bir parçası hâline gelir.
3.2. İktisadi Yeniden Okuma
Dasgupta-David'in izinden giden iktisatçılar — bu bağlamda özellikle
Paula Stephan'ın 2012 tarihli How Economics Shapes Science adlı kapsamlı
çalışması anılmalıdır — Merton'ın "içselleştirilmiş ahlak"
açıklamasını bir teşvik yapısı açıklamasıyla tamamlamaya, hatta zaman zaman
ikame etmeye çalışırlar. Bu okumaya göre:
•
"Çıkarsızlık" görünüşte çıkar-dışı bir
davranış değildir; bilim insanı itibar, kariyer ilerlemesi ve gelecekteki
fonlama olasılığı için çalışır. Çıkarsızlık görünümünün korunması, sistemin bu
şekilde işlediğinde itibarın daha etkin kazanılmasından kaynaklanır.
•
"Ortaklaşmacılık" (bilgiyi paylaşma
davranışı) bağımsız bir erdem değil, öncelik ödülünün ön koşuludur: bilgi
yayınlanmadan öncelik iddia edilemez.
•
Normların ihlali — veri sahteciliği, sonuç
manipülasyonu, aşırı parçalı yayıncılık ("salam dilimleme") — bu
çerçevede basit bir sapma değil, mevcut teşvik yapısının öngörülebilir bir
sonucu olarak okunabilir.
Bu yeniden okuma, ilk bakışta Merton'ın normatif çerçevesini geçersiz
kılan indirgemeci bir hamle gibi görünebilir. Ancak aşağıda tartışılacağı
üzere, iktisat tarihindeki benzer bir örüntü, bu iki açıklamanın birbirini
dışlamak yerine tamamlayabileceğini göstermektedir.
3.3. Adam Smith Problemi ve Paraleli
19. yüzyıl sonunda, özellikle Alman Tarihçi Okulu iktisatçıları
arasında yaygınlaşan "Das Adam Smith Problem" tartışması, Smith'in
iki temel eseri arasında bir çelişki bulunduğunu ileri sürmüştü. 1759 tarihli
The Theory of Moral Sentiments (Ahlaki Duygular Kuramı), insan davranışının
temelinde sympathy — başkalarının duygu durumunu paylaşabilme yetisi — ve
"tarafsız gözlemci" (impartial spectator) kavramını, yani ahlaki
değerlendirmenin başkalarının bakış açısının içselleştirilmesinden doğduğu
fikrini merkeze koyar. Buna karşılık 1776 tarihli An Inquiry into the Nature
and Causes of the Wealth of Nations (Ulusların Zenginliği), insan davranışının
temeline kendi çıkarını (self-interest) yerleştirir — kasabın, biracının ya da
fırıncının bize yemeğimizi kendi hayırseverliğinden değil kendi çıkarından
ötürü sağladığına dair meşhur pasaj bu yaklaşımın en bilinen ifadesidir.
Modern Smith yorumcuları — bu bağlamda özellikle Amartya Sen'in
çalışmaları anılmalıdır — bu görünür çelişkinin büyük ölçüde bir yanlış
anlamadan kaynaklandığını savunur. Bu yoruma göre, Smith için sympathy ve
self-interest birbirini dışlamaz; çünkü sympathy, esasen başkalarının onayını
(approbation) kazanma arzusuyla disipline edilmiş, sosyal olarak biçimlenmiş
bir çıkar duygusudur. İnsan, tarafsız gözlemcinin gözünden bakıldığında
onaylanabilir bir biçimde davranmak ister; bu istek de zaten onun çıkarının bir
parçasıdır. Bu okumada ahlak, çıkarın dışında konumlanan bağımsız bir güç
değil, çıkarın sosyal olarak şekillendirilmiş bir versiyonudur.
Bu yapı, Merton-Dasgupta geriliminde neredeyse birebir tekrarlanır.
Merton'ın "çıkarsızlık" normu, Ahlaki Duygular Kuramı'ndaki tarafsız
gözlemci fikrine yakındır: bilim insanı, meslektaşlarının (gerçek ya da farazi)
değerlendirici bakışını içselleştirir. Dasgupta-David'in öncelik ödülü modeli
ise Ulusların Zenginliği'ndeki kasap-fırıncı mantığına yakındır: bilim insanı
bilgiyi paylaşır, çünkü kendi itibarı ve kariyeri bunu gerektirir. Smith
yorumundaki iki olası çözüm burada da geçerlidir: (i) gerçek bir çelişki
olduğu, normun yalnızca bir maske işlevi gördüğü iddiası; ya da (ii) çelişkinin
görünüşte olduğu, aynı olgunun iki farklı analiz düzeyinde ifade edildiği
iddiası.
İkinci okumayı destekleyen ampirik bir gözlem mevcuttur: eğer bilim
insanının tek motivasyonu çıplak, normsuz bir çıkar hesabı olsaydı, veri
sahteciliği ve benzeri davranışların çok daha yaygın olması beklenirdi — çünkü
kısa vadede bu tür davranışlar stratejik olarak "rasyonel" olabilir.
Oysa bu davranışlar nispeten nadirdir ve bilim topluluğu tarafından güçlü
biçimde damgalanır (stigmatize edilir). Bu gözlem, itibar/öncelik arayışının
saf stratejik hesaptan ibaret olmadığını, aksine topluluk tarafından onaylanan
yollarla itibar kazanma arzusu biçiminde, normla iç içe geçmiş bir çıkar
olduğunu düşündürmektedir — tıpkı Sen'in Smith yorumunda self-love kavramının
hiçbir zaman sınırsız ve asosyal olmayıp, her zaman sosyal onay ve adalet
duygusunun sınırları içinde işlediğini savunması gibi.
4. Bilim Cumhuriyeti / Teknoloji Krallığı Ayrımı
4.1. İki Rejimin Tanımı
Paul David'in özellikle 1990'lar ve sonrasındaki çalışmalarında
sistemleştirdiği "Bilim Cumhuriyeti" (Republic of Science) ile
"Teknoloji Krallığı" (Kingdom of Technology) ayrımı, bir önceki
bölümde tartışılan ahlak-çıkar gerilimini, bu kez iki ayrı kurumsal rejim
biçiminde somutlaştırır.
Bilim Cumhuriyeti'nde bilgi, üretildiği anda yayın yoluyla
kamusallaştırılır; ödül mekanizması önceliğe dayanır ve winner-take-all yapı
geçerlidir; kalite kontrolü hakemlik (peer review) aracılığıyla sağlanır; zımni
norm, bilgiyi saklamak değil hızla açıklamaktır. Teknoloji Krallığı'nda ise
bilgi patent, ticari sır veya telif hakkı yoluyla korunur; ödül mekanizması
doğrudan piyasa kazancıdır, kalite kontrolü piyasa testinden (ticari başarı)
geçer; zımni norm ise bilgiyi saklamak ya da yalnızca kontrollü biçimde
paylaşmaktır.
4.2. Tarihsel Kurumsal İş Bölümü
David'in temel tezi, bu iki rejimin aynı bilgi üretim sürecinin (Ar-Ge)
farklı uçlarında yer almalarına rağmen, tarihsel olarak kurumsal açıdan keskin
biçimde birbirinden ayrıştırılmış olduğudur. 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl
başının üniversitesi, temel bilimi Cumhuriyet mantığıyla üretirken, sanayi bu
bilgiyi Krallık mantığıyla ticarileştiriyordu. Bu ayrım, kabaca şu iş bölümüne
denk düşer: temel araştırma açık kalır — çünkü kamusal faydası büyüktür ve
bireysel patentleme bu faydayı boğar; uygulamalı/ticari geliştirme ise mülkiyet
haklarıyla korunur — çünkü yatırımın geri kazanılacağına dair bir güvence
olmadan özel sermaye bu alana girmez.
4.3. Sınırın Erimesi: Biyoteknoloji ve Bayh-Dole
Dasgupta ve David'i 1990'larda harekete geçiren asıl kaygı, bu tarihsel
sınırın giderek bulanıklaşmasıydı. Üç gelişme bu süreçte belirleyici olmuştur:
•
Biyoteknoloji devrimi (1980'ler sonrası): Gen dizileri
ve hücresel mekanizmalar gibi önceden "temel bilim" sayılan araştırma
alanları doğrudan patentlenebilir hale geldi; Cumhuriyet ile Krallık arasındaki
sınır, aynı laboratuvarın içine taşındı.
•
ABD'de 1980 tarihli Bayh-Dole Yasası: Üniversitelere,
federal fonla desteklenen araştırmaları patentleme hakkı tanıyarak,
üniversitenin "Cumhuriyet kurumu" kimliğini önemli ölçüde sarstı.
•
Akademisyenlerin kendi şirketlerini kurması ve artan
danışmanlık gelirleri: Bilim insanının "çıkarsızlık" normuyla
doğrudan ticari çıkarı arasındaki mesafe daraldı.
David ve Dasgupta açısından bu erime, yalnızca bir ekonomik verimlilik
sorunu değil, aynı zamanda normatif bir tehdit anlamına gelmekteydi. Eğer temel
araştırma da patentlenebilir hâle gelirse, bilim insanı bulgusunu derhal
açıklamak yerine — en azından patent başvurusu tamamlanana kadar — saklamaya
teşvik edilir. Bu durum, açık bilim normunun altını oyar: artık öncelik ödülü
tek başına yeterli bir teşvik değildir, ticari kazanç bu ödülle rekabet eden
ikinci bir teşvik hâline gelir. Sonuç olarak bilgi paylaşımında gecikme, veri
paylaşmama ve "gizlilik kültürü"nün büyümesi gözlemlenebilir — yani
tam olarak Bilim Cumhuriyeti'nin verimliliğini sağlayan mekanizmanın (hızlı,
açık bilgi yayılımı) zayıflaması söz konusudur.
Bu noktada, bir önceki bölümde tartışılan soru somut bir kurumsal biçim
kazanır: Adam Smith Problemi'ndeki "çelişki yok, yalnızca iki analiz
düzeyi var" çözümü burada da geçerli midir, yoksa gerçekten çözülmesi
gereken bir kurumsal çatışma mı söz konusudur? David ve Dasgupta'nın kendi
cevapları ikinci olasılığa yakındır; bu da onları kamu fonlu araştırmanın
patentlenmesine sınır getirilmesi ve açık erişim politikaları gibi somut
politika önerilerine yöneltmektedir.
5. Formel Modeller: Oyun Teorisi Yaklaşımları
Bilim ekonomisi yazınının önemli bir kısmı, yukarıda tartışılan kavramsal
çerçeveyi formel oyun teorik modellere dönüştürme çabasından oluşur. Bu
bölümde, alanın başlıca model ailelerine kısaca değinilecektir.
5.1. Öncelik Yarışı Modelleri (Priority Race Models)
Dasgupta-David'in 1994 tarihli makalesindeki formel çekirdek, öncelik
yarışı modelleridir. Temel kurulumda, aynı keşif hedefine yönelen iki (ya da N)
araştırmacı/laboratuvar, araştırmaya belirli bir çaba (effort) tahsis eder.
Ödül yapısı winner-take-all'dır: ilk açıklayan tam ödülü (itibar, öncelik)
kazanır, sonraki araştırmacılar sıfır kazanır. Bu yapı, iktisatta Lazear ve
Rosen'in (1981) geliştirdiği turnuva modellerine (tournament models) yakından
benzer; temel fark, ödülün parasal değil itibari nitelikte olmasıdır.
Bu modellerin ortak sonucu şudur: winner-take-all yapı bilim insanlarını
hızlandırmaya teşvik eder — rekabet arttıkça bireysel çaba da artar — ancak
aynı zamanda verimsiz mükerrerliğe (duplication) yol açabilir: birden fazla
ekip, toplumsal açıdan daha verimli biçimde farklı problemlere dağıtılabilecek
kaynakları aynı probleme paralel olarak harcar.
5.2. Patent Yarışı Modelleriyle Karşılaştırma
Glenn Loury'nin (1979) ve Jennifer Reinganum'un (1982) klasik patent
yarışı modelleri, Teknoloji Krallığı tarafının formalizasyonunu temsil eder. Bu
modellerde firmalar Ar-Ge'ye yatırım yapar; kazanan patenti elde eder, keşif
süreci genellikle stokastik bir süreç (örneğin Poisson süreci) olarak
modellenir — çaba arttıkça keşif olasılığı artar, ancak kesinlik yoktur. Denge
analizi, kaç firmanın yarışa gireceğini, ne düzeyde yatırım yapılacağını ve bu
dengenin toplumsal olarak optimal yatırım düzeyiyle nasıl karşılaştırıldığını
inceler.
Dasgupta ve David, bu matematiksel iskeleti alarak ödülü "patent
geliri" yerine "öncelik/itibar" olarak yeniden tanımlamışlardır.
Ancak önemli bir fark eklenmektedir: bilimde bilgi yayılımının pozitif
dışsallığı söz konusudur — yarışı kaybeden araştırmacı dahi, kazananın zorunlu
olarak yayınladığı bilgiden faydalanabilir. Patent yarışında ise kaybeden taraf
genellikle hiçbir şey elde edemez, çünkü bilgi mülkiyet hakkı altında saklı
kalır. Bu fark, iki rejimin refah sonuçlarını birbirinden ayıran temel unsurdur.
5.3. Sinyal Modelleri (Signaling Models)
Bilim insanının yayın kararı, yalnızca bilgiyi kamuya açıklamak değil,
aynı zamanda kendi yeteneğini sinyal etmek olarak da modellenebilir; bu
yaklaşım, Michael Spence'in (1973) klasik sinyal modelinin bilim ekonomisine
uyarlanmasına dayanır. Bu çerçevede, kalitesi doğrudan gözlemlenemeyen genç
araştırmacı, işe alım komitelerine ya da fon kurumlarına yeteneğini sinyal
etmek amacıyla yayın yapar. "Publish or perish" kültürü, bu bağlamda
asimetrik bilgi altında bir ayrıştırma dengesi (separating equilibrium) olarak
okunabilir: yüksek nitelikli araştırmacı, kendini çok ve kaliteli yayınla düşük
nitelikli olandan ayırt eder. Ancak bu yapı aynı zamanda sahte sinyal riskini
de doğurur — düşük kaliteli ama sayıca çok yayın üretilerek sinyal enflasyonu
yaratılabilir.
5.4. Matthew Etkisi ve Path-Dependence
Formalizasyonu
Merton'ın 1968 tarihli "The Matthew Effect in Science"
makalesinde tanımladığı olgu — İncil'den (Matta 25:29) ödünç alınan "kimde
varsa ona daha fazla verilecek" ilkesi — bilim insanları arasındaki itibar
dağılımını betimler: zaten tanınmış bir bilim insanının belirli bir keşfe
katkısı, aynı katkıyı yapan tanınmamış bir meslektaşınkinden sistematik olarak
daha fazla tanınır.
Bu olgunun formel analojisi, Paul David'in iktisat tarihi alanındaki
bambaşka bir çalışmasında bulunur. David'in 1985 tarihli "Clio and the
Economics of QWERTY" başlıklı makalesi, QWERTY klavye düzeninin teknik
olarak optimal olmamasına rağmen neden hiç değişmediğini açıklar: düzen bir
kere yeterli sayıda kullanıcı tarafından benimsendiğinde, ondan topluca
vazgeçmenin koordinasyon maliyeti, bireysel değiştirme faydasını aşar. Küçük,
tarihsel olarak tesadüfi bir erken avantaj (early lead), kendi kendini güçlendiren
bir dinamikle (self-reinforcing dynamics) kalıcı bir kilitlenmeye (lock-in)
dönüşür. Bu yapı, iktisatta artan getiri (increasing returns to adoption)
kavramıyla karakterize edilir ve matematiksel olarak genellikle bir Polya
urnası (Polya urn) süreciyle ya da Brian Arthur'un (1989) geliştirdiği artan
getiri modelleriyle formalize edilir.
Matthew Etkisi, aynı matematiksel yapıyı paylaşır: itibar, gelecekteki
fonlama ve işbirlikçi bulma olasılığını artırır; bu da gelecekteki başarı
olasılığını artırır, bu da itibarı daha da büyütür. Ancak burada önemli bir
kayma söz konusudur. QWERTY tartışmasında asıl mesele verimliliktir —
kilitlenme, daha iyi bir alternatifin benimsenmesini engelliyor mu? Matthew
Etkisi'ne taşındığında ise mesele adalet (fairness) boyutu kazanır: eşit
yetenekli iki araştırmacının farklı düzeyde tanınırlık kazanması yalnızca
verimsiz değil, aynı zamanda haksızdır.
Bu paralelliğin sınırlarına da değinmek gerekir. QWERTY tezi, 1990'larda
Stan Liebowitz ve Stephen Margolis tarafından ciddi biçimde eleştirilmiştir; bu
yazarlara göre QWERTY düzeni iddia edildiği kadar verimsiz değildir ve ampirik
kanıtlar David'in tezini yeterince desteklememektedir. Bu eleştiri, Matthew
Etkisi literatürüne de yansıtılabilir: gözlemlenen iki araştırmacı gerçekten
eşit yetenekli midir, yoksa tanınmışlık farkı, doğrudan gözlemlenemeyen gerçek
bir kalite farkını mı yansıtmaktadır? Bu, ampirik olarak çözümü güç bir
tanımlama (identification) sorunudur; çünkü path-dependence iddiasını sınamak
genellikle gözlemlenemeyen bir karşı-olgusal (counterfactual) dünyayla
kıyaslama gerektirir.
5.5. Açıklama/Gizlilik Oyunları (Disclosure Games)
Daha güncel literatürde (örneğin Bobtcheff, Bolte ve Mariotti'nin
çalışmaları), bilim insanının ne zaman yayın yapacağı sorusu, bir zamanlama
oyunu (timing game) olarak modellenir. Erken yayın, önceliği güvence altına
alır ama sonucun eksik ya da hatalı olma riskini taşır; geç yayın ise daha
sağlam bir sonuç sunar ama öncelik kaybı riskini artırır. Bu yapı, klasik
"aşınma savaşı" (war of attrition) oyunlarına yapısal olarak benzer:
hangi tarafın önce "hamle" yapacağı sorusu, bu tür modellerin
merkezinde yer alır.
6. Güncel Tartışmalar: Akademik Yayıncılık Ekonomisi
Bu bölümde, önceki bölümlerde geliştirilen kuramsal çerçeve, akademik
yayıncılığın günümüzdeki iki somut krizine — açık erişim sorunu ve
"publish or perish" kültürü — uygulanacaktır. Her iki kriz de esasen
Bilim Cumhuriyeti/Teknoloji Krallığı geriliminin ve norm-çıkar dengesinin
dijital çağdaki yeniden sahnelenmesi olarak okunabilir.
6.1. Açık Erişim (Open Access) Ekonomisi
Akademik yayıncılık, iktisadi açıdan alışılmadık bir piyasa yapısı
sergiler. Araştırma büyük ölçüde kamu fonuyla (üniversite maaşları, araştırma
destekleri) üretilir; kalite kontrolü (hakemlik) çoğunlukla ücretsiz yapılır;
editörlük genellikle düşük ücretle ya da gönüllü olarak yürütülür. Buna
karşılık, dağıtım hakkı ticari yayıncılara devredilir ve aynı üniversiteler,
kendi ürettikleri ve bedelsiz denetledikleri içeriğe erişebilmek için
yayıncılara abonelik ücreti öder. Bu yapı, girdinin neredeyse bedava olduğu,
ancak çıktının yüksek fiyatla geri satıldığı bir tedarik zinciri anomalisi
yaratır; büyük ticari yayıncıların kâr marjlarının yüksekliği, literatürde bu
yapının önemli ölçüde rant (rent) içerdiğinin bir göstergesi olarak sıklıkla
tartışılmaktadır.
Bu piyasa yapısının ortaya çıkışı birkaç faktörle açıklanabilir. İlk
olarak, belirli dergilerin uzun süreli itibar birikimi bir tür doğal tekel
yaratır; bir dergide yayın yapmanın sinyal değeri (bkz. §5.3), dergi
değiştirmeyi maliyetli kılar — tıpkı QWERTY'deki kilitlenmeye benzer biçimde,
akademisyenler zaten prestijli olan dergilere kilitlenir. İkinci olarak, her
makale kendine özgü bilgi taşıdığından ikame edilemez; bu da kütüphanelerin
talep esnekliğini düşürerek yayıncılara fiyatlama gücü kazandırır. Üçüncü
olarak, yayıncıların "büyük paket" (big deal) satış stratejileri,
kütüphanelerin tek tek dergi bazında pazarlık gücünü zayıflatır.
Açık erişim (Open Access) hareketi bu yapıyı dönüştürmeyi hedeflemekle
birlikte, kendi içinde yeni iktisadi ikilemler doğurur. Altın Açık Erişim (Gold
OA) modelinde, makale yayınlandığı anda herkese ücretsiz sunulur; maliyet ise
okuyucudan değil yazardan (ya da yazarın kurumundan) "makale işlem
ücreti" (Article Processing Charge, APC) olarak tahsil edilir. Bu
düzenleme ödeme yükünü tüketiciden üreticiye kaydırmakla birlikte, üretici
zaten kamu fonuyla desteklendiği için kamu kaynağı yalnızca farklı bir kanaldan
yine yayıncıya akmaktadır. Üstelik bazı dergilerde APC tutarları önemli
meblağlara ulaşabilmekte, bu da özellikle fonu kısıtlı araştırmacılar (örneğin
gelişmekte olan ülkelerden gelenler) için yeni bir dışlanma mekanizması
oluşturmaktadır.
Yeşil Açık Erişim (Green OA) modelinde, yazar makalenin hakem
değerlendirmesinden geçmiş ancak yayıncı formatlamasından önceki bir
versiyonunu kurumsal arşivinde ya da kişisel sayfasında paylaşır. Bu model,
yayıncının abonelik gelirini korurken bilginin dolaylı yoldan serbest kalmasını
sağladığından, Bilim Cumhuriyeti mantığına en yakın çözüm olarak görülebilir;
ancak yayıncılar sıklıkla ambargo süreleri (genellikle 12-24 ay) dayatarak bu
serbestliği geciktirmektedir. Elmas/Platin Açık Erişim (Diamond/Platinum OA)
modelinde ise ne okuyucudan ne de yazardan ücret alınmaz; maliyet doğrudan
kurumlar (üniversiteler, bilim akademileri, kamu kurumları) tarafından
karşılanır. Bu, iktisadi açıdan en "temiz" model olarak
değerlendirilse de, sürdürülebilir bir finansman modeli kurmanın güçlüğü —
kimin, ne kadar ve hangi kritere göre ödeyeceği sorusu — çözümsüz kalmaktadır.
2018 yılında Avrupa'da başlatılan Plan S girişimi, büyük araştırma
fonlama kuruluşlarının bir koalisyonu olarak, kamu fonuyla desteklenen
araştırmanın zorunlu olarak açık erişimli yayınlanmasını şart koşarak bu
piyasaya doğrudan müdahale etmeyi hedeflemiştir. Bu, klasik bir kamu malı
finansmanı müdahalesi örneğidir: piyasa, kendiliğinden verimli bir açık erişim
dengesine ulaşamıyorsa — çünkü yayıncıların itibar tekeli ve kilitlenme
dinamikleri buna izin vermiyorsa — düzenleyici otorite doğrudan araya girmektedir.
6.2. "Publish or Perish" ve Goodhart
Yasası
"Publish or perish" ifadesinin kökeni 20. yüzyıl ortası
Amerikan akademisine dayanmakla birlikte, asıl yoğunlaşma 1980'ler sonrasında,
üniversitelerin performans ölçümüne dayalı yönetim (managerialism) modellerini
benimsemesiyle hızlanmıştır. Bu yapının iktisadi mantığı şu soruya dayanır:
akademisyenin "çıktısı" doğrudan gözlemlenemiyorsa (araştırma
kalitesi, entelektüel katkı), bu değer nasıl ölçülecektir? Cevap,
gözlemlenebilir bir vekil değişken (proxy) bulmaktan geçmiştir: yayın sayısı,
atıf sayısı, dergi etki faktörü (impact factor).
Burada devreye iktisatçı Charles Goodhart'ın adıyla anılan bir ilke
girer: bir ölçüt, hedef hâline geldiğinde iyi bir ölçüt olmaktan çıkar
(Goodhart Yasası). Yayın sayısı, başlangıçta kaliteli araştırmanın makul bir
göstergesi iken, doğrudan ödül/ceza kriterine dönüştüğünde, araştırmacılar
ölçütü optimize etmeye yönelir — asıl amaç olan "iyi araştırma"
değil.
Bu dinamiğin doğurduğu çarpıtıcı etkiler birkaç kategoride toplanabilir.
Birincisi, salam dilimleme (salami slicing) — tutarlı tek bir araştırmanın,
yayınlanabilecek en küçük parçalara bölünerek yayın sayısının yapay biçimde
artırılmasıdır; ödül fonksiyonu yayın adedine doğrusal biçimde bağlıysa, bir
çalışmayı ikiye bölmenin marjinal faydası marjinal maliyetini aşabilir.
İkincisi, sonuç madenciliği (p-hacking) ve yayın yanlılığıdır (publication
bias): dergiler istatistiksel olarak "anlamlı" ve pozitif sonuçları
yayınlamaya daha yatkın olduğundan, araştırmacılar negatif ya da anlamsız
bulguları bir kenara bırakıp istatistiksel anlamlılık elde edene kadar veriyi
farklı biçimlerde sınamaya yönelebilir; bu eğilim, özellikle psikoloji ve tıp
alanlarında 2010'lardan itibaren yoğun biçimde tartışılan "replikasyon
krizi"nin (replication crisis) temel nedenlerinden biri olarak
gösterilmektedir.
Üçüncü etki, atıf kartelleri ve stratejik atıftır: araştırmacılar ya da
dergiler, karşılıklı atıfla dergi etki faktörünü ya da bireysel h-index'i yapay
biçimde şişirebilir; bu, üretken faaliyet yerine ölçüt manipülasyonuna kaynak
ayıran bir tür rant kollama (rent-seeking) davranışıdır. Dördüncü etki, APC
modelinin yarattığı bir yan sonuç olarak "yağmacı dergiler"dir
(predatory journals) — hakemlik yapmaksızın yalnızca ücret karşılığında yayın
basan düşük kaliteli yapılar; bu, dergi kalitesini önceden gözlemleyemeyen
araştırmacıların mağdur olabileceği bir ters seçim (adverse selection)
sorunudur. Son olarak, belki en derin ama en az tartışılan etki, alan seçiminde
çarpıtmadır: teşvik yapısı araştırmacıları riskli, uzun vadeli ama potansiyel
olarak dönüştürücü sorulardan uzaklaştırıp hızlı, güvenli, artımlı
(incremental) sonuçlar veren konulara yönlendirir — çünkü tenure ve fon
değerlendirme döngüleri kısa vadelidir ve bilimsel ilerlemenin optimal zaman
ufku ile bireysel kariyer teşviklerinin zaman ufku arasında bir uyumsuzluk söz
konusudur.
2022 sonrasında üretken yapay zekânın (büyük dil modelleri / LLM)
akademik yazıma hızla nüfuz etmesi, bu çarpıtıcı dinamikleri güçlendiren yeni
bir katman olarak okunabilir: PNAS'ta yayımlanan geniş ölçekli bir bibliometrik
çalışma, 2025 itibarıyla incelenen makalelerin yaklaşık yüzde 57'sinde LLM
etkisine dair izler tespit ederken (2023'te bu oran yüzde 12 düzeyindeydi),
başka bir çalışma yalnızca 2025 yılında dört büyük ön-baskı ve makale deposunda
yaklaşık 147.000 halüsinasyon kaynaklı (var olmayan) atıf tespit etmiştir. Bu
bulgular, LLM'lerin yayın üretiminin marjinal maliyetini düşürerek hem salam
dilimlemeyi hem de sonuç/atıf enflasyonunu -teşvik yapısı değişmeksizin-
yapısal olarak kolaylaştırabileceğini, dolayısıyla Goodhart Yasası'nın
öngördüğü ölçüt-manipülasyonu patolojisinin dijital araçlarla yeni bir ölçeğe
taşınabileceğini düşündürmektedir.
Bu davranışlar, standart bir çoklu görev-vekil problemi (multi-task
principal-agent problem) çerçevesinde okunabilir; bu çerçeve Bengt Holmström ve
Paul Milgrom'un 1991 tarihli çalışmasına dayanır. Modelin temel sonucu şudur:
eğer ajanın (akademisyenin) görevlerinden bazıları ölçülebilir, bazıları
ölçülemezse, ödül sistemini yalnızca ölçülebilir olana bağlamak, ajanı
sistematik biçimde ölçülemeyen görevden uzaklaştırır. Bu, tam olarak
gözlemlenen örüntüdür: "gerçek katkı" doğrudan ölçülemediği için
sistem "yayın sayısı"nı ölçmekte, ajan da rasyonel biçimde çabasını
bu ölçüte kaydırmaktadır. Bu çerçeve aynı zamanda politika önerileri de
doğurur: San Francisco Declaration on Research Assessment (DORA, 2012) gibi
girişimler, etki faktörüne dayalı tek boyutlu değerlendirmeyi reddederek daha
nitel/çok boyutlu değerlendirme mekanizmaları önermektedir.
6.3. Norm-Çıkar Dengesinin Bozulması Olarak Okuma
Bu iki krizi, çalışmanın üçüncü bölümünde geliştirilen çerçeveye geri
bağlamak mümkündür. Merton'ın "çıkarsızlık" normu, ideal koşullarda
araştırmacıyı bilginin kendisine yönlendirmesi gerekirken, "publish or
perish" teşvik yapısı bu yönelimi ölçüte (yayın sayısı) kaydırmaktadır.
İkinci bölümde tartışılan, norm ile teşvik arasındaki hassas denge — normun
teşviki disipline etmesi, teşvikin de normu beslemesi — burada fiilen
bozulmaktadır: teşvik, normdan bağımsızlaşarak kendi başına bir hedef hâline
gelmekte, bu da Goodhart Yasası'nın öngördüğü patolojiyi üretmektedir.
Bu gözlem, Adam Smith Problemi tartışmasına da geri bağlanır. Eğer
sympathy — meslektaş onayı, itibar arayışı — sağlıklı biçimde sosyal norm
tarafından disipline edilmiş bir çıkarsa, publish-or-perish kültürü bu
disiplini bozarak çıkarı normdan koparmakta; itibar arayışı, topluluk
tarafından onaylanan yollarla değil, çıplak ve ölçüt-odaklı bir stratejik
hesaba indirgenmektedir.
7. Sentez ve Tartışma
Buraya kadar izlenen çizgi, tek bir temel gerilimin farklı görünümler
altında sürekli yeniden ortaya çıktığını göstermektedir: norm ile çıkar
arasındaki ilişki, birbirini dışlayan mı, yoksa birbirini biçimlendiren iki
boyut mu?
Bu gerilim, çalışma boyunca şu biçimlerde karşımıza çıkmıştır: bilginin
kamu malı niteliğinde, bireysel öncelik arayışının kolektif faydaya (hızlı,
açık bilgi yayılımı) nasıl dönüştüğü sorusunda (§2); Merton'ın normatif
çerçevesi ile Dasgupta-David'in teşvik-temelli okuması arasındaki gerilimde,
Adam Smith Problemi'nin sunduğu "çelişki değil, iki analiz düzeyi"
çözümünde (§3); Bilim Cumhuriyeti/Teknoloji Krallığı ayrımının tarihsel bir
kurumsal işbölümü iken, biyoteknoloji ve Bayh-Dole sonrası bulanıklaşmasında —
burada norm, çıkarın (patentleme) baskısı altında fiilen gerilemiştir (§4);
path-dependence ve Matthew Etkisi'nin aynı formel yapıyı (artan getiri,
kilitlenme) paylaşması ama önce bir verimlilik sorunu (QWERTY), sonra bir
adalet sorunu (itibar dağılımı) olarak belirmesinde — burada saf iktisadi
analiz aracı, normatif bir yük kazanmıştır (§5.4); ve son olarak açık erişim
krizi ile publish-or-perish kültüründe, norm ile teşvik arasındaki dengenin
fiilen bozulduğu, Goodhart Yasası'nın öngördüğü patolojinin somut biçimde
gözlemlendiği durumda (§6).
Metodolojik açıdan dikkat çekici olan şudur: bilim ekonomisi, kendi
konusunu incelerken kendi metodolojik ikilemini de sergilemektedir. Alan,
bilimi iktisadi araçlarla (oyun teorisi, teşvik yapıları, kamu malı analizi)
çözümlerken, aynı zamanda bilimin salt bir iktisadi hesaba indirgenemeyeceğini
de sürekli yeniden keşfetmektedir — çünkü ampirik gözlemler saf
çıkar-maksimizasyonu davranışını doğrulamamaktadır (örneğin bilimsel
sahteciliğin beklenenden çok daha nadir görülmesi). Bu örüntü, iktisat tarihinde
tanıdıktır: rasyonel çıkar modelleri, açıklama güçlerini korumak için sürekli
normatif/sosyal unsurları kendi içlerine katmak zorunda kalmaktadır — tıpkı
Smith'in kendi iki eserinde yaptığı gibi.
Bu sentez, birkaç açık araştırma sorusuna işaret etmektedir. İlk olarak,
path-dependence iddialarının ampirik test güçlüğü (Liebowitz-Margolis
eleştirisi), bilim sosyolojisindeki Matthew Etkisi iddiaları için de aynı
ölçüde geçerli midir? İkinci olarak, DORA gibi girişimler Goodhart Yasası
patolojisini gerçekten çözebilir mi, yoksa yeni bir ölçüt de zamanla
"hedefleştirilip" benzer biçimde yozlaşacak mıdır? Üçüncü olarak, bu
tartışmanın bütünü, iktisat tarihinde ahlak-çıkar ayrımının yapısal olarak
tekrar eden bir yanlış ikilem (false dichotomy) olduğu tezine ne tür bir vaka
çalışması sunmaktadır?
8. Sonuç
Bu çalışma, Bilim Ekonomisi yazınının temel kavramsal aygıtlarını
(öncelik ödülü, Bilim Cumhuriyeti/Teknoloji Krallığı ayrımı, öncelik ve sinyal
modelleri, Matthew Etkisi'nin path-dependence formalizasyonu) sistematik
biçimde ele almış ve bu aygıtları iktisat tarihinin daha eski bir tartışmasıyla
— Adam Smith Problemi ile — ilişkilendirmiştir. Ortaya çıkan tablo, bilimi
yalnızca bir teşvik mühendisliği problemi olarak görmenin, onu yalnızca bir
erdem meselesi olarak görmek kadar eksik kaldığını göstermektedir. İkisi
arasındaki hassas, tarihsel olarak inşa edilmiş denge — ve bu dengenin güncel
akademik yayıncılık pratiğinde nasıl aşındığı — bilim ekonomisinin asıl ve
süregelen konusunu oluşturmaktadır.
Kaynakça
Arthur, W. B. (1989). Competing
Technologies, Increasing Returns, and Lock-In by Historical Events. The
Economic Journal, 99(394), 116–131.
Bobtcheff, C., Bolte, J., &
Mariotti, T. (2017). Researcher's Dilemma. The Review of Economic Studies,
84(3), 969–1014.
Dasgupta, P., & David, P. A.
(1994). Toward a New Economics of Science. Research Policy, 23(5), 487–521.
David, P. A. (1985). Clio and the
Economics of QWERTY. The American Economic Review, 75(2), 332–337.
Holmström, B., & Milgrom, P.
(1991). Multitask Principal-Agent Analyses: Incentive Contracts, Asset
Ownership, and Job Design. Journal of Law, Economics, & Organization, 7,
24–52.
Liang, W. et al. (2025). Mapping the
Increasing Use of LLMs in Scientific Papers. Nature Human Behaviour.
Liebowitz, S. J., & Margolis, S.
E. (1990). The Fable of the Keys. The Journal of Law and Economics, 33(1),
1–25.
Loury, G. C. (1979). Market Structure
and Innovation. The Quarterly Journal of Economics, 93(3), 395–410.
Merton, R. K. (1942). The Normative
Structure of Science. (Yeniden basım: The Sociology of Science, 1973,
University of Chicago Press içinde.)
Merton, R. K. (1968). The Matthew
Effect in Science. Science, 159(3810), 56–63.
Polanyi, M. (1962). The Republic of
Science: Its Political and Economic Theory. Minerva, 1(1), 54–73.
Reinganum, J. F. (1982). A Dynamic
Game of R&D: Patent Protection and Competitive Behavior. Econometrica,
50(3), 671–688.
Diffusion of Large Language Models in
Published Academic Articles (2026). Proceedings of the National Academy of
Sciences (PNAS).
San Francisco Declaration on Research
Assessment (DORA). (2012).
Sen, A. (2010). Adam Smith and the
Contemporary World. Erasmus Journal for Philosophy and Economics, 3(1), 50–67.
Smith, A. (1759). The Theory of Moral
Sentiments.
Smith, A. (1776). An Inquiry into the
Nature and Causes of the Wealth of Nations.
Spence, M. (1973). Job Market
Signaling. The Quarterly Journal of Economics, 87(3), 355–374.
Stephan, P. (2012). How Economics
Shapes Science. Harvard University Press.
Yorumlar
Yorum Gönder