İskoç İktisadi Düşünce Tarihi
A History of
Scottish Economic Thought, Edited
by Alexander Dow and Sheila Dow, Routledge, 2006, kitabından derlenmiştir.
Ercan Eren
- 1. Giriş – Alexander
Dow ve Sheila Dow
- 2. John Law ve İskoç Aydınlanması – Antoin E. Murphy
- 3. Francis Hutcheson, 1694–1746 – Andrew S. Skinner
- 4. Bir Siyasal İktisatçı Olarak David Hume – Carl Wennerlind
- 5. Sir James Steuart, Siyasal İktisadın
İlkeleri – Andrew S. Skinner
- 6. Adam Smith: Gerçek Bir Newtoncu – Leonidas Montes
- 7. Adam Smith: Deneyler Çağında Sağduyu ve
Estetik – Flavio Comim
- 8. Bir İktisatçı Olarak James Mill:
Tümdengelimsel Yöntemin Egemen Olduğu Bir Teori – Thomas S. Torrance
- 9. John Ramsay McCulloch – D.P. O’Brien
- 10. Thomas Chalmers’ın İskoç Siyasal
İktisadındaki Yeri – A.M.C.
Waterman
- 11. John Rae – Douglas Mair
- 12. On Dokuzuncu Yüzyılın Sonlarından
İtibaren İskoç Üniversitelerinde İktisat – Alexander
Dow ve Alan Hutton
- 13. Yirminci Yüzyılda İskoç Uygulamalı
İktisat Geleneği – Alan Hutton
- 14. Sonsöz – Sheila
Dow
1. Giriş
Yazarlar:
Alexander Dow ve Sheila Dow
Dow ve Dow,
makaleye temel bir iddiayla başlar: İktisadi düşünce tarihi kitaplarında
İskoçya, genellikle sadece Adam Smith’i yetiştiren bir coğrafya olarak dar bir
kalıba sokulur. Yazarlar bu indirgemeci görüşe meydan okuyarak; 18. yüzyıl
Aydınlanması'ndan 20. yüzyılın sonlarına kadar uzanan, kendine has felsefi, kuramsal
ve ampirik özellikleri olan homojen ve süreklilik arz eden bağımsız bir
"İskoç Okulu"nun varlığını metodolojik kanıtlarla ortaya koyarlar.
I. İskoç İktisat Geleneğinin Metodolojik Yapı Taşları
Yazarlar, bu
geleneği Anglo-Sakson (özellikle İngiliz/Cambridge) ana akım iktisat
çizgisinden ayıran dört temel karakteristik özellik tanımlar:
- Bütünsel ve Disiplinlerarası Yaklaşım (The
Broad Approach): İskoç düşünürler iktisadı hiçbir zaman
toplumsal hayattan, ahlaktan, hukuktan ve tarihten yalıtılmış, kendi içine
kapalı soyut matematiksel bir alan olarak görmemişlerdir. Onlar için
iktisat, David Hume ve Adam Smith’in temellerini attığı geniş "İnsan
ve Toplum Bilimi" matrisinin ayrılmaz bir parçasıdır.
- Kurumsal ve Tarihsel Bağlam (Focus on
Institutions and History): İskoç
geleneğinde piyasalar, boşlukta kendi kendine işleyen mekanik yapılar
değildir. Ekonomik davranışlar; tarihsel evrim, mülkiyet hukuku, sosyal
alışkanlıklar ve kurumsal yapılar tarafından şekillendirilir. Bu nedenle
tarihsel süreç (aşama teorileri) göz ardı edilerek doğru bir iktisat
politikası üretilemez.
- Teori ve Pratiğin Sentezi: Uygulamalı
Pragmatizm (Theory and Application): İskoç
iktisatçıları saf, soyut ve gerçek dünyadan kopuk kuramsal şıklıklar
peşinde koşmazlar. Geliştirilen her teorinin sahada pratik bir karşılığı
olmalı, toplumsal bir yarar (işsizliği azaltmak, bölgesel kalkınmayı
sağlamak, yoksulluğu hafifletmek) üretmelidir.
- Matematiksel Soyutlamaya Karşı Güçlü Bir
Şüphecilik: Yazarlar, geleneğin David Ricardo ile
başlayan ve Alfred Marshall ile zirveye ulaşan "katı tümdengelimsel
ve matematikselleşen" iktisat yöntemine her dönem mesafeli durduğunu
vurgular. İskoç okulu, insan doğasının ve sosyal karmaşıklığın doğrusal
denklemlere sığdırılamayacak kadar zengin olduğunu savunur.
II. Kitabın İzlediği Kronolojik ve Tematik Hat
Giriş
makalesinde, kitapta yer alan bölümlerin entelektüel akışı ve birbirleriyle
olan organik bağları şu şekilde çerçevelenir:
- Parasal ve Felsefi Öncüler (John Law ve
Francis Hutcheson): İskoç
Aydınlanması'nın şafağında, John Law’un finansal dehası ve kâğıt para
teorisi ile Francis Hutcheson’ın "ahlak ve değer" felsefesi,
geleneğin hem teorik hem de felsefi sınırlarını çizmiştir.
- Zirve Dönemi (David Hume, Sir James Steuart
ve Adam Smith): Hume’un paranın yansızlığı ve uluslararası
ticaret analizleri, Steuart’ın kurumsal korumacılığı ve müdahaleci
ilkeleri ile Adam Smith’in Newtoncu metodolojisi geleneğin kuramsal
olgunluğa ulaştığı altın çağdır. Yazarlar, Smith'in estetik ve sağduyu
(common sense) felsefesiyle olan bağlarının bu kitapta yeniden
yorumlandığını belirtir.
- 19. Yüzyıl Yol Ayrımı ve Direniş: James Mill ile geleneğin içinden İngiliz tarzı soyut tümdengelime
sapan bir kırılma yaşansa da J.R. McCulloch’un veri odaklı ampirizmi,
Thomas Chalmers’ın toplumsal/Hristiyan ahlakçılığı ve John Rae’nin dinamik
inovasyon teorisi İskoç karakterini korumuştur.
- Üniversiteler ve 20. Yüzyıl Mirası: 19. yüzyıl sonundan itibaren İskoç üniversitelerinin İngiliz akademik
hegemonyasına karşı verdiği kurumsal direniş ve bu dirençten doğan 20.
yüzyıl "İskoç Uygulamalı İktisat" ekolü, geleneğin modern
çağdaki somut tezahürüdür.
III. Giriş Makalesinin Nihai Sonucu ve Mesajı
Alexander ve
Sheila Dow, bu giriş makalesiyle iktisat metodolojisi tartışmalarına çok net
bir şerh düşerler: Modern iktisat, insanı sadece rasyonel ve bencil bir
optimizasyon makinesine (Homo Economicus) indirgeyen dar bir patikaya
sıkışmıştır.
Oysa İskoç
geleneği; insan psikolojisini, kurumsal yapıları, ahlakı ve tarihi merkeze alan
alternatif, bütünsel ve çok daha insancıl bir siyasal iktisat modelinin
hala mümkün ve gerekli olduğunu bizlere hatırlatmaktadır.
2. John Law ve İskoç Aydınlanması
Yazar: Antoin
E. Murphy
Murphy’nin
temel tezi, John Law’un finansal teorilerinin ve Fransa'da kurduğu sistemin,
İskoç Aydınlanması'nın temel karakteri olan "toplumsal ilerleme, kurumsal
dönüşüm ve ampirik pratiklik" arayışıyla doğrudan bağlantılı olduğudur.
Law, Adam Smith’ten onlarca yıl önce, iktisadi büyümenin önündeki en büyük
engelin "parasal yetersizlik ve likidite sıkışıklığı" olduğunu
görmüş ve bunu çözmek için devrimsel bir makroekonomik sistem önermiştir.
I. Paranın Doğası: "Para Bir Meta Değil, Değişim Aracıdır"
John Law,
döneminin hâkim Merkantilist anlayışına ve değerli maden (altın/gümüş)
fetişizmine radikal bir şekilde karşı çıkar. Murphy, Law’un para teorisindeki
devrimsel kırılmayı üç maddede özetler:
- Değerin Kaynağı: Law’a göre para, kendi içinde içsel bir değeri olan bir meta (altın)
olmak zorunda değildir. Para, sadece ticareti kolaylaştıran, malların el
değiştirmesini sağlayan bir "mübadele aracıdır" (medium of
exchange).
- Altın ve Gümüşün Sınırları: Altın ve gümüş arzı, yeryüzündeki maden miktarıyla sınırlıdır.
Ekonomi büyüdükçe, işlem hacmini karşılayacak yeterli altın bulunamazsa
ticaret tıkanır, fiyatlar düşer ve işsizlik artırır (deflasyonist sarmal).
- Çözüm Olarak Kâğıt Para: Law, ekonomik faaliyeti canlandırmak için altın standardından tamamen
kopulmasını ve arkasında "toprak" veya "gelecekteki
ticari gelirler" gibi somut varlıkların güvencesi olan, arzı
ekonomik ihtiyaca göre esnekçe artırılabilecek bir kâğıt para sistemine
geçilmesini savunmuştur.
II. İstihdam ve Büyümenin Motoru Olarak Para (Money and Trade Considered)
John Law, 1705
yılında İskoç Parlamentosu'na sunduğu ünlü Money and Trade Considered with a
Proposal for Supplying the Nation with Money (Ulusa Para Sağlama Önerisiyle
Birlikte Para ve Ticaret Üzerine Mülahazalar) adlı eserinde, İskoçya’nın o
dönem içindeki sefaletini ve geri kalmışlığını parasal bir analize dayandırır:
- İskoçya’da işlemek bekleyen topraklar,
çalışmak isteyen işsiz bir nüfus vardır; ancak bunları bir araya getirecek
"can suyu", yani likidite (para) eksiktir.
- Erken Dönem Keynesyen Yaklaşım: Law, para arzındaki artışın doğrudan üretimi ve istihdamı uyaracağını
(stimulate) savunur. Para arzı arttıkça faiz oranları düşecek, yatırımlar
artacak, âtıl durumdaki iş gücü üretime katılacaktır. Bu yönüyle Law,
paranın reel ekonomi üzerindeki güçlü etkisini Adam Smith ve David
Hume'dan çok daha dinamik bir şekilde formüle etmiştir.
III. "Sistem": Fransa Deneyi ve Kurumsal Sentez
İskoç
Parlamentosu Law'un projesini reddedince, Law fikirlerini uygulamak için
Fransa’ya gitmiştir. Murphy, Law’un Fransa’da 1716-1720 yılları arasında
kurduğu ve "Sistem" (The System) olarak adlandırılan yapının
muazzam kurumsal vizyonunu inceler:
- Law, sadece bir merkez bankası (Banque
Royale) kurarak kâğıt para basmamıştır.
- Aynı zamanda Fransa'nın tüm dış ticaret
tekelini (Mississippi Şirketi), vergi toplama haklarını ve devasa
devlet borçlarının yönetimini tek bir kurumsal çatı altında
birleştirmiştir.
- Amaç: Devlet
borçlarını düşük faizli şirket hisselerine dönüştürmek, faiz yükünü
hafifletmek ve yaratılan yeni kâğıt para likiditesiyle Fransa'yı feodal
bir durgunluktan endüstriyel bir canlanmaya taşımaktır.
IV. Sistemin Çöküşü ve Entelektüel Miras
Murphy, 1720
yılındaki meşhur çöküşün (Mississippi Balonu'nun patlaması) Law'un teorisinin
yanlışlığından ziyade, "uygulamadaki kontrolsüz aşırılıktan"
kaynaklandığını belirtir. Fransa Naibi'nin siyasi baskılarıyla ekonomik
gerçekliğin çok üzerinde kâğıt para basılmış, bu da kaçınılmaz bir
hiperenflasyona ve spekülatif çöküşe yol açmıştır.
Ancak yazar,
Law’un bu trajik sonuna rağmen İskoç iktisadi düşüncesine vurduğu mührün
büyüklüğünü şu şekilde teslim eder: John Law, İskoç geleneğinin o en belirgin
özelliği olan "teoriyi ampirik bir sosyal mühendislik ve kurumsal
pratiklikle birleştirme" iradesinin ilk büyük prototipidir. Onun kâğıt
para, bankacılık ve likidite yönetimi üzerine yazdıkları, sonraki İskoç
düşünürlerin (özellikle Sir James Steuart ve Adam Smith’in bankacılık
analizlerinin) zeminini hazırlamıştır.
3. Francis Hutcheson, 1694–1746
Yazar: Andrew
S. Skinner
Skinner’ın
temel argümanı, Hutcheson’ın iktisadı hiçbir zaman ampirik ya da teknik bir
alan olarak tek başına ele almadığıdır. Onun dünyasında iktisat; "Doğal
Hukuk" (Natural Law), "Ahlak Felsefesi" (Moral Philosophy) ve
sivil toplumun mutlak mutluluğu arayışının yapısal bir parçasıdır.
Hutcheson, insan doğasının bencil ve sosyal yönlerini sentezleyerek, piyasa
mekanizmasına ahlaki bir meşruiyet zemini kazandırmıştır.
I. Ahlaki Algı (Moral Sense) ve İnsan Doğası
Hutcheson’ın
iktisat teorisine katkısını anlamak için, onun insan doğasına bakışını anlamak
gerekir. Skinner, Hutcheson'ın Thomas Hobbes ve Bernard Mandeville gibi
"insanın tamamen bencil ve kötü bir varlık olduğunu" savunan
düşünürlere sert bir şekilde karşı çıktığını belirtir:
- İyilikseverlik (Benevolence): Hutcheson’a göre insanlarda doğuştan gelen bir "ahlaki
duyu" (moral sense) ve başkalarının iyiliğini isteme (benevolence)
potansiyeli vardır.
- Çıkarların Uyumu: Bireysel çıkar arayışı (kendi çıkarını gözetme), toplumsal fayda ve
iyilikseverlikle çelişmek zorunda değildir. İnsan, kendi refahını
artırırken aynı zamanda toplumun da refahına katkı sağlar. Bu yaklaşım,
Adam Smith'in meşhur "Görünmez El" kuramının felsefi öncülüdür.
II. Değer ve Fiyat Teorisi: Kullanım Değeri ve Mübadele Değeri
Skinner,
Hutcheson’ın iktisat tarihindeki en net teorik katkılarından birinin "Değer
ve Fiyat" analizi olduğunu vurgular. Hutcheson, fiyatı belirleyen iki
temel unsur tanımlamıştır:
- Talep ve Yararlılık (Utility): Bir malın fiyatı, onun insan ihtiyaçlarını karşılama derecesine, yani
yararlılığına ve ona duyulan talebe bağlıdır.
- Kıtlık (Scarcity): Bir mal ne kadar yararlı olursa olsun, eğer piyasada bolca
bulunuyorsa fiyatı düşük olur. Fiyatı asıl belirleyen, yararlılık ile
malın piyasadaki kıtlığının (scarcity) birleşimidir.
- Hutcheson ayrıca bir malın üretiminde
harcanan emek ve maliyetlerin de uzun dönemli fiyat istikrarında
oynadığı rolü inceleyerek, Smith’in ileride olgunlaştıracağı emek-değer
teorisinin ilk yapı taşlarını koymuştur.
III. İşbölümü ve Toplumsal İlerleme
Adam Smith ile
özdeşleşen "İşbölümü" (Division of Labour) kavramı, Skinner’ın
analizine göre Hutcheson’ın derslerinde ve yazılarında oldukça geniş bir yer
tutmaktadır:
- Hutcheson, tek bir insanın kendi kendine
yetmeye çalışması durumunda vahşi ve sefil bir hayat süreceğini belirtir.
- İnsanlar bir araya gelip işbölümü
yaptıklarında, her birey belirli bir işte uzmanlaşır. Bu uzmanlaşma;
beceriyi artırır, zamandan tasarruf sağlar, üretimi katlar ve toplumu
"uygarlık" aşamasına taşır.
- İşbölümünün doğal sonucu olarak ortaya çıkan
takas ihtiyacı, paranın bir mübadele aracı olarak doğmasını zorunlu
kılmıştır.
IV. Mülkiyet Hakları ve Liberty (Özgürlük)
Hutcheson,
Doğal Hukuk geleneğine sadık kalarak, özel mülkiyet haklarını bireysel
özgürlüğün ve toplumsal üretkenliğin yegâne güvencesi olarak görür:
- Eğer bir insan kendi emeğinin ürünlerine
sahip olamazsa, çalışmak ve üretmek için hiçbir motivasyonu kalmaz. Ortak
mülkiyet sistemleri tembelliğe ve sefalete yol açar.
- Devletin Sınırları: Devletin görevi piyasalara hoyratça müdahale etmek değil; bireylerin
can, mal ve özgürlük haklarını korumaktır. Ancak Hutcheson, tamamen
kuralsız bir serbest piyasayı da savunmaz; devletin toplumsal ahlakı ve
adaleti korumak adına regülasyonlar (düzenlemeler) yapabileceğini kabul
eder.
Sonuç olarak; Andrew S. Skinner, Francis Hutcheson’ı sadece bir ahlak felsefecisi olarak
değil, iktisadi analizleri bütünsel bir sosyal bilim sistemi içinde eritmeyi
başaran İskoç geleneğinin gerçek kurucu mimarı olarak konumlandırır.
Hutcheson; değeri, işbölümünü, mülkiyeti ve piyasayı ahlaki bir potada
eriterek, İskoçya'yı felsefi bir taşra olmaktan çıkarıp modern iktisadi
düşüncenin beşiği haline getirmiştir.
4. Bir Siyasal İktisatçı Olarak David Hume
Yazar: Carl
Wennerlind
Wennerlind’in
temel argümanı, Hume’un 1752 yılında yayımladığı Political Discourses
(Siyasal Söylemler) adlı eserindeki iktisadi denemelerinin, onun meşhur felsefi
başyapıtı İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme ile aynı entelektüel
kaynaktan beslendiğidir. Hume için ticaret ve sanayi, sadece maddi zenginlik
üretme araçları değil; insan karakterini rafine eden, cehaleti yıkan ve
toplumsal "modernleşmeyi" sağlayan ahlaki ve kültürel motorlardır.
I. Paranın Dinamik Teorisi: Kısa Dönem / Uzun Dönem Ayrımı
Hume, paranın
doğası konusunda Merkantilistlerin "altın biriktirme" saplantısını
kökten sarsmıştır. Wennerlind, Hume’un para teorisindeki en kritik katkının
paranın "nötrlüğü" (neutrality of money) kavramı etrafındaki o
meşhur nüans olduğunu belirtir:
- Uzun Dönemde Para Nötrdür: Hume’a göre para, üretimin gerçek bir faktörü değildir; sadece
çarkları yağlayan bir araçtır. Ülkedeki para arzının iki katına çıkması,
uzun dönemde üretim hacmini değiştirmez, sadece tüm mal ve hizmetlerin
fiyatını iki katına çıkarır (Miktar Teorisi).
- Kısa Dönemde Para Canlandırıcıdır
(Non-neutral): İşte Hume’un dehası burada yatar. Para arzı
arttığında, yeni para piyasaya girer girmez fiyatlar anında yükselmez.
Para, el değiştirdikçe önce belirli sektörleri canlandırır; iş adamları
yeni siparişler alır, işçiler kiralanır ve üretim artar. Yani para,
fiyatları yükseltmeden önceki o "geçiş sürecinde" (interstitial
period) reel ekonomiyi muazzam şekilde uyarır.
II. Fiyat-Nakit Akım Mekanizması (Specie-Flow Mechanism)
Hume,
Merkantilizmin en büyük kuramsal kalesini, kendi adıyla anılan "Fiyat-Nakit
Akım Mekanizması" ile yıkmıştır. Dönemin devletleri, dış ticarette
sürekli fazla verip ülkeye altın sokmayı ve bu altının dışarı çıkmasını
engellemeyi hedefliyordu. Hume bunun sürdürülemez bir illüzyon olduğunu
kanıtlar:
- Bir ülke sürekli ihracat yapıp ülkeye altın
(nakit) çekerse, Miktar Teorisi gereği o ülkedeki yerel fiyatlar yükselir
(enflasyon).
- Fiyatlar yükselince, o ülkenin malları dış
pazarda pahalı hale gelir ve ihracatı düşer. Öte yandan, yabancı mallar
ucuz kalacağı için ithalatı artar.
- Sonuçta altın, ithalatı karşılamak için
kendiliğinden o ülkeden dışarı akar. Piyasa, uluslararası ticareti ve
değerli maden dağılımını bir terazi gibi kendiliğinden dengeleyecektir. Bu
nedenle devletin ticareti kısıtlaması anlamsızdır.
III. Ticari Toplum, Kıskançlık ve Medeniyet (Commerce and Culture)
Wennerlind,
Hume’un "Ticaret Üzerine" (Of Commerce) ve "Lüks
Üzerine" (Of Luxury/Refinement in the Arts) denemelerine büyük
ağırlık verir. Hume, ticaretin toplumsal karakterini savunur:
- Ticaret Kıskançlığına Karşı (Jealousy of
Trade): Hume, ulusların komşularının
zenginleşmesini kendileri için bir tehdit olarak görmelerini
("ticaret kıskançlığı") sertçe eleştirir. Bir komşunun
zenginleşmesi, sizin için daha büyük ve zengin bir pazar demektir.
Ticaret, sıfır toplamlı bir savaş değil, karşılıklı refah üreten ortak bir
ağdır.
- Emeğin Canlanması ve Özgürlük: Ticari toplum geliştikçe insanlar sadece temel ihtiyaçlarını
üretmekle kalmaz; mekanik sanatlarda, bilimde ve edebiyatta ilerlerler.
Ticaret, feodal beylerin köylüler üzerindeki keyfi gücünü kırarak,
mülkiyet hukukunu ve bireysel özgürlükleri (liberty) güvence altına
alan bir orta sınıf yaratır.
IV. Kamu Borcu Uyarıları (Of Public Credit)
Wennerlind,
makalenin son bölümünde Hume’un geleceğe dair en büyük endişelerinden birine
dikkat çeker: Kamu Kredisi / Devlet Borçlanması.
- Hume, modern devletlerin (özellikle
Britanya’nın) savaşları finanse etmek için sürekli borçlanmasını çok
tehlikeli buluyordu.
- Kamu borçlarının aşırı büyümesinin, üretken
sermayeyi piyasadan çekeceğini, rantiye bir sınıf yaratacağını ve
nihayetinde devleti iflasa sürükleyerek ya despotizme ya da toplumsal bir
çöküşe yol açacağını öngörmüştü ("Ya ulus kamu borcunu yok edecek,
ya da kamu borcu ulusu").
Sonuç olarak; Carl Wennerlind’in analizi, David Hume’u sadece soyut ekonomik formüller
üreten bir dahi olarak değil; iktisadı, insanı özgürleştiren ve toplumu
medenileştiren bütünsel bir "sosyal felsefe" olarak inşa eden gerçek
bir İskoç siyasal iktisatçısı olarak sunar. Hume’un bu geniş vizyonu, yakın
dostu Adam Smith’in sistemine doğrudan ilham kaynağı olacaktır.
5. Sir James Steuart, Siyasal İktisadın İlkeleri
Yazar: Andrew
S. Skinner
Skinner’ın
temel tezi, Steuart’ın uzun yıllar Avrupa’da (Fransa, Almanya, İtalya) sürgünde
yaşamasından ötürü, kıta Avrupası’nın kurumsal yapısını ve devlet merkezli
ekonomik modellerini çok iyi analiz ettiğidir. Steuart, piyasanın kendi kendine
bırakıldığında her zaman istihdam ve denge üretemeyeceğini savunmuş; ekonominin
merkezine "Bilge Devlet Adamı" (The Statesman) figürünü
yerleştirmiştir.
I. Ekonomik Evrim ve Aşama Teorisi
Steuart, İskoç
geleneğinin en belirgin özelliği olan tarihsel yöntemi en radikal şekilde
uygulayan düşünürlerden biridir. Toplumların iktisadi gelişimini belirli
aşamalara ayırır:
- Tarım Aşaması: Toplumun temel geçim kaynağının toprak olduğu, nüfusun ve üretimin
yavaş büyüdüğü evre.
- Ticaret ve Sanayi Aşaması (Modern Çağ): Tarımsal üretkenliğin artmasıyla birlikte, nüfusun bir kısmının
topraktan koparak şehirlere göç ettiği ve sanayi ürünleri (lüks mallar,
imalat) üretmeye başladığı evre.
- Steuart’a göre, bu geçiş süreçleri
kendiliğinden ve sancısız gerçekleşmez. Tarımdan sanayiye geçişte ortaya
çıkan yapısal işsizliği ve uyum krizlerini ancak devlet yönetebilir.
II. "Bilge Devlet Adamı" (The Statesman) ve Makroekonomik Yönetim
Adam Smith
piyasanın kendi kendini düzenleyen bir mekanizma olduğunu savunurken, Steuart
buna şiddetle karşı çıkar. Onun sisteminde piyasa, sürekli gözetim ve ince ayar
gerektiren hassas bir saattir:
- Devlet Adamının Rolü: Steuart’ın "Devlet Adamı" (The Statesman) kavramı,
diktatöryal bir müdahaleciyi değil; ekonomideki genel dengeleri, istihdamı
ve fiyat istikrarını korumak için bilimsel verilerle hareket eden bir "üst
akıl ve moderatör" kimliğini ifade eder.
- Devlet adamının nihai görevi, toplumdaki
toplam arz ile toplam talep arasındaki dengeyi (reciprocal proportion)
sürekli korumaktır. Talep yetersiz olduğunda devlet harcamalarıyla
piyasayı canlandırmalı, arz yetersiz olduğunda ise üretimi teşvik
etmelidir. Bu yönüyle Steuart, tam bir "erken dönem Keynesyen
makroekonomist" görüntüsü çizer.
III. İstihdam, Nüfus ve "Lüks" Tüketimin Rolü
Steuart için
bir ekonominin başarısının en büyük ölçütü, tam istihdamın
sağlanmasıdır.
- Nüfusun artması, ancak o nüfusu besleyecek
tarımsal üretim ve istihdam edecek sanayi dalları varsa faydalıdır.
- Lüks Tüketimin Meşruiyeti: Steuart, ahlakçıların lüks tüketime yönelik eleştirilerini reddeder.
Zenginlerin lüks ve konforlu mallara talep göstermesi, alt sınıflar ve
zanaatkarlar için yeni iş kapıları ve istihdam demektir. Dolayısıyla
efektif (etkin) talebi canlı tutmak için lüks tüketim yapısal bir
zorunluluktur.
IV. Para, Bankacılık ve Korumacılık Teorisi
Steuart, yakın
dostu David Hume’un "Fiyat-Nakit Akım Mekanizması" teorisine çok
güçlü eleştiriler getirmiştir. Parayı reel ekonominin en stratejik aracı olarak
görür:
- Kredi ve Kâğıt Para Savunusu: Sadece altın ve gümüşe dayalı bir para sisteminin büyüme için
yetersiz olduğunu belirterek; bankacılık sisteminin, poliçelerin ve güvene
dayalı kredi mekanizmalarının (credit) ekonomik canlılığı
katlayacağını savunmuştur (John Law çizgisine yakınlık gösterir).
- Bebek Endüstriler ve Stratejik Dış Ticaret: Tam serbest ticarete karşı çıkar. Yeni sanayileşmeye başlayan bir
ülkenin yerli üreticilerini, gelişmiş yabancı ülkelerin yıkıcı rekabetine
karşı gümrük vergileri ve korumacı politikalarla savunması gerektiğini
belirtir. Ekonomi olgunlaştıktan sonra kademeli olarak serbest ticarete
geçilebilir.
Sonuç olarak; Andrew S. Skinner’ın bu muazzam analizi, Sir James Steuart’ı
Merkantilizmin basit bir savunucusu olmaktan çıkarıp; piyasa
başarısızlıklarını, işsizliği, dış ticaret dengesizliklerini ve kurumsal
yapıları derinlemesine analiz eden modern "Devletçi/Müdahaleci"
kalkınma iktisadının ilk büyük kurucusu olarak iade-i itibar ile
konumlandırır.
6. Adam Smith: Gerçek Bir Newtoncu
Yazar:
Leonidas Montes
Montes’in
temel argümanı, Adam Smith’in Newton’dan aldığı şeyin mekanik, ruhsuz ve
deterministik bir evren tasarımı olmadığıdır. Smith, Newton’ı bir "metodoloji
ve retorik ustası" olarak görmüştür. Onun amacı, Newton'ın doğa
bilimlerinde yaptığını (karmaşık doğa olaylarını tek bir görünmez ilke olan
yerçekimi ile açıklamak), toplum ve insan bilimlerinde (karmaşık sosyal
ilişkileri "sempati" ve "bireysel çıkar" gibi temel
ilkelerle açıklayarak) gerçekleştirmektir.
I. Newtoncu Yöntem: "The Newtonian Method" vs. "The
Scholastic Method"
Montes,
Smith’in az bilinen Astronomi Tarihi (History of Astronomy) ve Retorik
ve Güzel Konuşma Üzerine Dersler (Lectures on Rhetoric and Belles Lettres)
adlı eserlerine dayanarak, Smith’in kafasındaki Newton imajını çözümler. Smith
için iki tür bilimsel anlatım yöntemi vardır:
- Skolastik / Didaktik Yöntem: Olayları birbirinden kopuk, parçalı parçalı ve dogmatik kurallarla
açıklama çabası.
- Newtoncu Yöntem (The Newtonian Method): Smith’e göre bu yöntem, felsefe ve bilim tarihinin en büyüleyici, en
ikna edici yöntemidir. Bu yöntemde bilim insanı, en başta birkaç
tanıdık ve temel ilke ortaya koyar; ardından bu ilkeleri kullanarak
evrendeki en karmaşık, en düzensiz görünen fenomenleri (olayları)
zincirleme bir mantıkla birbirine bağlar ve açıklar.
II. Toplum Biliminde "Yerçekimi": Sempati ve Kişisel Çıkar
Montes,
Smith’in iki büyük başyapıtını bu Newtoncu metodolojik çerçeveye oturtur:
- Ahlaki
Duygular Teorisi (1759): Smith, toplumsal ahlakın ve vicdanın nasıl oluştuğunu tek bir temel
evrensel ilke üzerinden açıklar: Sempati (Sympathy / Duygudaşlık).
İnsanlar, bu görünmez ahlaki çekim gücü sayesinde bir arada, adalet içinde
yaşarlar.
- Ulusların
Zenginliği (1776): Smith, bu kez ekonomik evrenin karmaşık dişlilerini (fiyatlar,
ticaret, işbölümü) yine tek bir temel güdüyle açıklar: Kişisel Çıkar
(Self-interest). Piyasada herkes kendi çıkarını kovalarken, sistem
görünmez bir şekilde toplumsal zenginliği büyütür.
- Montes’e göre "Sempati" ve
"Kişisel Çıkar", Newton’ın fizik dünyasındaki yerçekimi
kanununun (gravity) sosyal bilimlerdeki tam karşılıklarıdır.
III. Mekanik Determinizm Yanılgısı ve Sağduyu
Yazar, ana
akım (Neoklasik) iktisatçıların Adam Smith'i kendi matematiksel ve statik denge
modellerine alet etmek için "Newtoncu" ilan ettiklerini belirtir.
Ancak Montes'e göre Smith, ekonomiyi asla kendi kendine kusursuz işleyen,
sürtünmesiz mekanik bir makine olarak görmemiştir:
- Newton’ın gerçek metodolojisinde ampirik
gözlem, deneme ve esneklik vardır.
- Smith de benzer şekilde, soyut ilkelerin
gerçek hayatta her zaman kurumsal engellere, yasal sınırlamalara ve insan
doğasının irrasyonel yönlerine çarpıp esneyeceğini çok iyi biliyordu. Onun
Newtonculuğu, katı matematiksel formüller üretmek için değil, sosyal
gerçekliği daha rasyonel ve sağduyulu bir şekilde anlamlandırmak
içindir.
IV. Keşif Gücü ve Estetik (The Imagination)
Montes,
makalenin sonunda Smith’in bilim felsefesine dair çok özgün bir saptama yapar.
Smith’e göre bilimsel teoriler, sadece "çıplak gerçekleri" söyleyen
araçlar değildir; onlar aynı zamanda insan zihninin karmaşıklık karşısında
duyduğu kaygıyı yatıştıran, ruha hitap eden "estetik ve hayal
gücü" (imagination) ürünleridir. Newton'ın sistemi evrendeki kaosu
estetik bir düzene soktuğu için güzeldir; Smith de kendi toplumsal sistemini bu
estetik uyumu yakalamak için inşa etmiştir.
Sonuç olarak; Leonidas Montes’in bu ufuk açıcı makalesi, Adam Smith’i iktisadı ruhsuz
denklemlere hapseden bir teknisyen olmaktan çıkarır. Onu, doğa bilimlerinin
muazzam metodolojik gücünü insan doğasının, ahlakın ve ekonominin karmaşık
dünyasına zarafetle, esneklikle ve felsefi bir derinlikle uyarlamayı başarmış "gerçek,
bilge bir Newtoncu" olarak zihnimize kazır.
7. Adam Smith: Deneyler Çağında Sağduyu ve Estetik
Yazar: Flavio
Comim
Comim’in temel
argümanı, Adam Smith’in yaşadığı 18. yüzyılın bir "deneyler ve ampirizm
çağ" olduğudur. Ancak Smith, insan ve toplum davranışlarını anlamak için
sadece kuru verilere veya rasyonel hesaplara dayanmamıştır. O, İskoç felsefe
okulunun temel direği olan Sağduyu (Common Sense) akımı ile güzellik,
uyum ve düzen arayışı olan Estetik duygusunu iktisadi analizlerinin
kalbine yerleştirmiştir.
I. İskoç Sağduyu Geleneği (Common Sense) ve İktisadi Kararlar
Thomas Reid
tarafından olgunlaştırılan İskoç Sağduyu Felsefesi, insanın dış dünyayı ve
ahlaki ilkeleri kavramak için aşırı soyut felsefi şüpheciliğe ihtiyaç
duymadığını; insanların doğuştan gelen ortak bir algı ve sağduyu mekanizmasına
sahip olduğunu savunur. Comim, Smith'in bu yaklaşımı iktisada nasıl
uyarladığını açıklar:
- Homo Economicus'un Reddi: Smith’in iktisadi aktörü, her adımı ince matematiksel fayda
hesaplarıyla atan, soğuk ve rasyonel bir robot değildir. Günlük hayattaki
ekonomik kararlar (alışveriş yapmak, işbölümüne girmek, sözleşmelere sadık
kalmak) büyük ölçüde toplumun ortak sağduyusu, gelenekleri ve yerleşik
algı kalıpları tarafından yönlendirilir.
- Güven ve İstikrar: Piyasa mekanizmasının tıkır tıkır işlemesini sağlayan şey, soyut bir
sözleşmeden ziyade, bu sağduyunun ürettiği toplumsal güven (trust)
ortamıdır.
II. Bir Güdü Olarak "Sistem Sevgisi" ve Estetik (The Love of
System)
Comim,
Smith’in Ahlaki Duygular Teorisi’ndeki en orijinal kavramlardan birine
dikkat çeker: Sistem Sevgisi (The Love of System) veya "düzen ve
estetik aşkı".
- Smith’e göre insanlar genellikle bir nesneyi
sadece onun pratik faydası için değil, o nesnenin kendi içindeki tasarım
ve uyum estetiği için arzularlar. Örneğin, çok hassas bir cep saati
alan kişi, sadece zamanı öğrenmek için değil, saatin içindeki o kusursuz
dişli çark mekanizmasının estetik mükemmelliğine hayran olduğu için o
parayı öder.
- Ekonomik Büyümenin Estetik Motoru: Smith bu estetik güdüyü doğrudan zenginlik arayışına bağlar.
İnsanların sürekli yeni mallar üretmesi, evlerini dekore etmesi, devasa
yatırımlara girişmesi sadece fiziksel ihtiyaçları tatmin etmek için
değildir. Toplum, büyük ve uyumlu bir ekonomik "sistemin"
parçası olmaktan ve o düzenin estetiğinden haz alır. Zenginlik arayışı,
insanın zihnindeki bu estetik tasarım arzusunun bir sonucudur.
III. Politika Yapıcılıkta "Uyum" ve "Tasarım"
Comim, devlet
adamlarının ve iktisat politikası üretenlerin de bu estetik dürtüden
etkilendiğini belirtir. Ancak burada ciddi bir uyarı vardır:
- "Sistem İnsanı" (Man of System)
Tehlikesi: Smith, kendi kafasındaki soyut ve estetik
politika tasarımına âşık olan yöneticileri sertçe eleştirir. Bu
"sistem insanları", toplumdaki canlı bireyleri bir satranç
tahtasındaki piyonlar gibi görür ve onları kendi teorik estetik
kalıplarına göre hareket ettirmeye çalışır.
- Doğal Estetik: Gerçek bir sağduyulu iktisatçı, toplumun kendi içsel, doğal uyumuna
saygı duymalı; yapay ve zoraki düzenlemelerden kaçınmalıdır. Piyasaların
kendi kendine ulaştığı denge, aslında en yüksek estetik uyumdur.
Sonuç olarak; Flavio Comim’in bu derinlikli makalesi, Adam Smith’in iktisat vizyonunu
kuru bir materyalizmden kurtarır. Smith için iktisat; toplumun sağduyusuna
dayanan, insanın içindeki düzen, güzellik ve estetik arayışıyla beslenen canlı
bir insani pratik, adeta bir "toplumsal sanat"tır.
8. Bir İktisatçı Olarak James Mill: Tümdengelimsel Yöntemin Egemen Olduğu
Bir Teori
Yazar: Thomas
S. Torrance
Torrance’ın
makaledeki temel iddiası, alt başlıkta da açıkça belirtildiği gibi, James
Mill’in iktisat teorisinde "yöntemin teoriye egemen olduğu"
gerçeğidir. Mill, David Hume veya Adam Smith gibi gerçek dünyayı gözlemleyip
kurumsal esneklikleri hesaba katmak yerine; geometrik bir kesinlik arayışıyla
iktisadı birkaç soyut aksiyoma indirgemiş ve İskoç geleneğinden radikal bir
kopuşu temsil etmiştir.
I. Bir Edinburglu Akademisyen Adayı (Academician Manqué)
Torrance,
Mill’in entelektüel formasyonunun Edinburgh Üniversitesi’nde, özellikle ünlü
İskoç düşünür Dugald Stewart’ın ahlak felsefesi derslerinde şekillendiğini
belirtir.
- Mill, İskoçya’da bir akademi kürsüsü elde
edemeyip Londra’ya göç edince, buradaki entelektüel iklim onu bambaşka bir
patikaya sokmuştur.
- Londra'da kurulan Klasik Okul’un (Ricardo
çizgisi) en hırslı kuramsal savunucusu ve dogmatisyeni haline gelmiştir.
Yazara göre Mill, İskoçya'nın esnek yaklaşımını Londra'nın katı
rasyonalizmiyle takas etmiştir.
II. Katı Tümdengelimsel Yöntem (The Deductive Method) ve Geometrik İktisat
Torrance,
James Mill’in 1821 tarihli Elements of Political Economy (Siyasal
İktisadin Unsurları) adlı ders kitabını metodolojik olarak masaya yatırır. Mill
için iktisat, tıpkı Öklid geometrisi gibi kesin yasalara sahip olmalıdır:
- Soyut Varsayımlardan Yasalara: Mill’e göre iktisatçı, insan doğasına dair birkaç sarsılmaz ve soyut
önerme ile işe başlamalıdır (örneğin: "İnsan bencil bir fayda
makinesidir", "Nüfus geometrik artar", "Toprakta
azalan verimler kanunu geçerlidir").
- Bu soyut varsayımlardan yola çıkarak, gerçek
dünyadaki kurumsal karmaşıklıklar, tarihsel arka planlar veya ampirik
istisnalar tamamen göz ardı edilerek katı mantıksal sonuçlara
(tümdengelim) ulaşılır. Eğer gerçek dünya teoriye uymuyorsa, suç teoride
değil, gerçek dünyadaki geçici "sürtünmelerdedir".
III. Ricardo Doktrininin Dogmatikleştirilmesi ve Say Kanunu
Torrance,
Mill’in kendi özgün teoriler üretmekten ziyade, David Ricardo’nun soyut
teorilerini sistematik birer "dogma" haline getirdiğini vurgular:
- Say Kanunu ve Kesinlik: Mill, "Her arz kendi talebini yaratır" (Say Kanunu)
ilkesini en katı ve esnemez şekilde savunan isimlerin başındadır.
Ekonomide genel bir aşırı üretim krizinin veya kalıcı işsizliğin teorik
olarak imkânsız olduğunu, piyasaların geometrik bir zorunlulukla
her zaman dengeye geleceğini iddia etmiştir.
- Bu yaklaşım, piyasada krizleri ve
dengesizlikleri öngören Sir James Steuart gibi eski İskoç düşünürlerin tüm
kurumsal uyarılarını çöpe atmıştır.
IV. İskoç Mirasından Kopuşun Sonuçları
Torrance,
makaleyi Mill’in bu metodolojik tercihinin iktisat bilimi üzerindeki kalıcı
etkilerini analiz ederek bitirir. James Mill, iktisadı ahlaktan, hukuktan ve
tarihten yalıtarak kendi içine kapalı teknik bir disiplin haline getiren
sürecin (modern ana akım iktisadın) ilk büyük mimarlarındandır.
İskoç
Aydınlanması’nın insanı ve toplumu tüm karmaşıklığıyla anlama çabası, James
Mill’in ellerinde yerini soğuk, soyut ve gerçeklikten kopuk bir mantık
egzersizine bırakmıştır.
9. John Ramsay McCulloch
Yazar: D.P.
O’Brien
O’Brien,
McCulloch’un entelektüel kişiliğinde bir çift yönlülük (dualite) tanımlar: O,
teorik olarak David Ricardo’nun soyut soyutlamalarına hayranlık beslemiş ve
bunları hararetle savunmuştur; ancak bir İskoç olarak pratik ve ampirik
dünyadan asla kopamamıştır. Onun asıl dehası, Ricardo’nun soyut kulelerde
uçuşan teorilerini devasa istatistiki verilerle, tarihsel belgelerle ve
kurumsal gerçeklerle yere indirme çabasıdır.
I. Profesyonel İktisatçının İlk Prototipi (The Professional Economist)
O’Brien,
McCulloch’un iktisadı sadece entelektüel bir hobi veya felsefi bir tartışma
olmaktan çıkarıp, geçimini bu işten sağlayan ve hayatını buna adayan ilk "profesyonel
iktisatçı" olduğunu belirtir:
- The Scotsman gazetesinde editörlük yapmış, Edinburgh Review’da yüzlerce
makale yayımlamış ve University College London’da (UCL) iktisat kürsüsünün
başına geçmiştir.
- Yazara göre McCulloch, kamuoyunu iktisadi
verilerle eğitme misyonunu üstlenmiş, iktisat bilimini halk tabanına ve
politika yapıcılara sevdiren en etkili figür olmuştur.
II. Ampirizm, İstatistik ve Literatür Koleksiyonculuğu
İşte bu kısım,
McCulloch’u James Mill gibi soyutçulardan ayıran ve onu özgün İskoç okuluna
bağlayan en güçlü bağdır. O’Brien, McCulloch’un muazzam ampirik çalışmalarını
üç başlıkta çözümler:
- Devasa Veri ve İstatistik Aşkı: McCulloch, soyut formüller üretmek yerine, Britanya İmparatorluğu’nun
ve İskoçya’nın ticari, coğrafi ve endüstriyel röntgenini çeken devasa
istatistik sözlükleri (Commercial Dictionary, Statistical
Account of the British Empire) hazırlamıştır. Vergiler, gümrük
oranları, nüfus hareketleri ve sanayi üretimi onun elinde canlı birer
ampirik kanıta dönüşmüştür.
- İktisat Bibliyografyası ve Editörlük: Dünyanın ilk sistematik iktisat bibliyografyasını (The Literature
of Political Economy) derlemiş; Ricardo’nun, Adam Smith’in ve eski
İskoç düşünürlerin eserlerini titizlikle edite ederek basılmasını
sağlamıştır.
- Tarihsel Bağlam: Onun için bir iktisat teorisi, arkasında tarihsel veriler ve ampirik
gözlemler yoksa sadece içi boş bir iddiadır.
III. Teori ve Politika: Pragmatik Bir Yaklaşım
O’Brien,
McCulloch’un teorik katkılarını ve politika duruşunu incelerken onun
esnekliğine dikkat çeker:
- Tahıl Kanunları (Corn Laws) ve Serbest
Ticaret: Serbest ticareti savunmuştur ancak bunu
James Mill gibi soyut geometrik bir dogma olarak değil; Britanya
sanayisinin ucuz gıdaya ve ham maddeye olan pratik ihtiyacını ampirik
olarak kanıtlayarak yapmıştır.
- Vergilendirme Prensipleri: Vergilendirme üzerine yazdığı başyapıtında (Treatise on Taxation),
vergilerin üretim ve sermaye birikimi üzerindeki somut etkilerini
incelemiş; soyut eşitlik ilkelerinden ziyade, devletin ekonomiyi
tıkamayacak en rasyonel ve en pratik vergileri nasıl toplayabileceğini
formüle etmiştir.
- Yoksulluk ve Ücretler: İskoç geleneğinin o toplumsal hassasiyetine sadık kalarak, işçi
sınıfının refahını ve ücret seviyelerini ampirik verilerle savunmuş,
sendikalaşma haklarına ve çalışma koşullarının iyileştirilmesine erken
dönemde destek vermiştir.
Sonuç olarak; D.P. O’Brien’ın bu muhteşem iade-i itibar analizi, John Ramsay McCulloch’u
gölgede kalmış bir kopyacı olmaktan çıkarır. McCulloch, Ricardo teorisinin
soyut omurgasını İskoçya’nın o kadim, zengin, etli butlu ampirik ve istatistiki
etrafıyla donatarak ayağa kaldıran, iktisadı gerçek dünyanın verileriyle
buluşturan anıtsal bir İskoç pratisyendir.
10. Thomas Chalmers’ın İskoç Siyasal İktisadındaki Yeri
Yazar: A.M.C.
Waterman
Waterman’ın
temel argümanı, Chalmers’ın iktisadı sekülerleşen ve ruhsuzlaşan Anglo-Sakson
ana akımından geri alarak, İskoç geleneğinin o ilk köklerindeki "Ahlak
Felsefesi" potasına yeniden sokmaya çalıştığıdır. Chalmers için
iktisadi sorunlar (özellikle yoksulluk ve işsizlik), teknik ya da matematiksel
formüllerle değil; ancak ve ancak bireyin ahlaki dönüşümü ve toplumsal
karakterin iyileştirilmesiyle çözülebilecek insani meselelerdir.
I. Malthusçu Karamsarlık ve "Hristiyan Siyasal İktisadı"
(Christian Political Economy)
Waterman,
Chalmers’ın iktisat teorisindeki en büyük çıkış noktasının Thomas Malthus’un
ünlü Nüfus İlkesi olduğunu belirtir. Ancak Chalmers, bu teoriyi ilahi
bir cezalandırma olarak değil, Hristiyan ahlakının bir testi olarak okur:
- Aşırı Nüfus ve Sefalet: Chalmers da Malthus gibi, nüfusun kontrolsüzce artmasının ve
kaynakların tükenmesinin toplumsal bir sefalet üreteceğini kabul eder.
- Çözüm Devlet Değil, Ahlaktır: Chalmers, bu krize karşı devletin yasal müdahaleler yapmasına
gaddarca karşı çıkar. Ona göre asıl çözüm, işçi sınıfının Hristiyan
ahlakıyla eğitilmesi, evlilikleri geciktirecek bir "öz-denetim"
(moral restraint) kazanması ve kendi sorumluluğunu üstlenmesidir. İktisat,
insana ahlaki sorumluluklarını hatırlatan bir araç olmalıdır.
II. Yoksulluk Yasalarına (Poor Laws) Sert Eleştiri ve Kurumsal Alternatif
Chalmers, 19.
yüzyıl Britanyası’nda uygulanan ve yoksullara devlet eliyle nakdi yardım
yapılmasını öngören "Yoksulluk Yasalarına" (Poor Laws)
şiddetle meydan okumuştur. Waterman, Chalmers’ın bu konudaki argümanlarını ve
meşhur pratik deneyini şöyle özetler:
- Bağımlılık Tuzağı: Chalmers’a göre, devletin yoksullara düzenli yardım yapması
yoksulluğu bitirmez; aksine insanları tembelliğe alıştırır, aile bağlarını
zayıflatır ve ahlaki çöküşü hızlandırarak daha fazla yoksul üretir.
- Meşhur St. John's Deneyi: Chalmers, fikirlerini kanıtlamak için Glasgow’un en fakir
mahallelerinden biri olan St. John’s bölgesinde kilise merkezli
pratik bir deney başlatmıştır. Devletin yoksulluk fonlarını reddetmiş,
mahalleyi küçük cemaat birimlerine bölmüştür. Yoksulların tespiti, eğitimi
ve yardımlar tamamen gönüllü kilise bağışları, komşuluk ilişkileri ve
yerel dayanışma ağıyla yönetilmiştir. Bu deneyle Chalmers, devlet
bürokrasisi olmadan da toplumsal sefaletin ahlaki bir seferberlikle
çözülebileceğini ampirik olarak göstermek istemiştir.
III. Ekonomik Sınırlar ve Durağan Durum (The Stationary State)
Waterman,
Chalmers’ın büyüme teorisine bakışındaki "sınırlar" vurgusuna dikkat
çeker:
- Chalmers, sürekli ve sonsuz bir ekonomik
büyüme illüzyonuna inanmıyordu. Toprağın azalan verimleri ve fiziksel
sınırlar nedeniyle ekonominin er ya da geç bir "Durağan
Duruma" (Stationary State) ulaşacağını öngörmüştü.
- Bu durağan durum bir felaket olmak zorunda
değildir. Eğer toplum ahlaki olarak olgunlaşmışsa, lüks ve gösteriş
tüketimini bir kenara bırakıp elindeki zenginliği adil, manevi ve kültürel
bir refah için paylaşarak huzur içinde yaşayabilir.
Sonuç olarak; A.M.C. Waterman’ın bu derinlemesine analizi, Thomas Chalmers’ın İskoç
siyasal iktisadındaki o çok özgün ve sarsıcı yerini teslim eder. Chalmers;
iktisadi rasyonalizmin, endüstrileşmenin ve şehirleşmenin insan ruhunu
vahşileştirdiği bir çağda; iktisadı kiliseyle, vicdanla ve cemaat
dayanışmasıyla yeniden buluşturmaya çalışan, geleneğin en radikal ahlakçı ve
klinisyen sesidir.
11. John Rae
Yazar: Douglas
Mair
Mair’in temel
argümanı, John Rae’nin Klasik Okul’un o statik "sermaye birikimi" ve
"tasarruf" teorisine karşı, tamamen dinamik ve teknoloji odaklı
bir büyüme teorisi geliştirdiğidir. Rae, İskoç geleneğinin ampirik ve
sosyolojik gücünü arkasına alarak; zenginliğin kaynağının sadece bireysel
tasarruflar değil, insan zihninin ürettiği "teknolojik buluşlar"
olduğunu kanıtlamıştır.
I. Adam Smith’e Radikal Eleştiri: Tasarruf vs. Buluş (Invention)
Douglas Mair,
Rae’nin Adam Smith’e getirdiği en büyük kuramsal itirazı masaya yatırır. Smith,
Ulusların Zenginliği’nde ulusal zenginliğin motoru olarak "bireysel
tasarrufları ve parsimoniyi (idareli tüketimi)" görüyordu. Rae buna
şiddetle karşı çıkar:
- Buluş Olmadan Tasarruf Bir Hiçtir: Rae’ye göre, eğer ortada yeni bir teknoloji, yeni bir üretim yöntemi
veya yeni bir makine yoksa, ne kadar tasarruf yaparsanız yapın ekonomi bir
süre sonra tıkanır (azalan veriler kanunu).
- Zenginliğin Gerçek Kaynağı: Ulusları zenginleştiren şey, mevcut malları biriktirmek değil; insan
yaratıcılığının ve zekasının bir ürünü olan "Buluşlar"
(Inventions) ve yeniliklerdir. Yeni bir makine icat edildiğinde, aynı
emek ve sermaye ile kat kat fazla üretim yapılır. Dolayısıyla büyüme,
dinamik bir süreçtir.
II. Dinamik Sermaye Teorisi ve Üretim Aşamaları
Mair, Rae’nin
Avusturya Okulu’na (özellikle Böhm-Bawerk’e) onlarca yıl önceden ilham veren "dolaylı
üretim/sermaye" analizini inceler:
- Rae, sermayeyi sadece "biriktirilmiş
emek" olarak görmez; sermaye, gelecekte daha fazla mal üretmek için
zaman alan araçlar ve makineler bütünüdür.
- Bir balıkçının çıplak elle balık tutmak
yerine (doğrudan üretim), günlerce uğraşıp bir ağ ve tekne yapması
(dolaylı üretim), üretime bir "zaman katmanı" ekler. Bu
süreç ampirik olarak sabır ve geleceği öngörme yeteneği gerektirir.
Teknolojik araçlar geliştikçe, üretim süreçleri daha karmaşık ve daha
verimli hale gelir.
III. Sosyolojik Altyapı: "Geleceği Etkili Bir Şekilde Arzulama
Psikolojisi"
Douglas Mair,
Rae’nin büyüme teorisini kuru bir mekanik olmaktan çıkaran
sosyolojik/psikolojik kavramına dikkat çeker: The Effective Desire of
Accumulation (Biriktirmenin Etkin Arzusu).
- Bir toplumda teknolojik yatırımların ve
buluşların yapılabilmesi için, o toplumun bireylerinin bugünkü tüketim
hazzını erteleyip, gelecekteki refaha odaklanabilmesi gerekir.
- Rae, bu psikolojik güdünün her toplumda aynı
olmadığını belirtir. Az gelişmiş toplumlarda insanlar sadece bugünü
düşünürken; gelişmiş, kurumsal altyapısı sağlam ve eğitimli toplumlarda
"geleceği arzulama gücü" yüksektir. Bu yönüyle Rae, iktisadi
büyümeyi doğrudan toplumun kültürel ve psikolojik yapısına bağlar.
IV. Devletin Rolü ve Stratejik İnovasyon Destekleri
Rae, tıpkı Sir
James Steuart gibi, tam bir serbest piyasa (laissez-faire) dogmatizmine karşı
çıkar. Devletin ekonomide çok hayati bir rolü olduğunu savunur:
- Bebek Endüstriler ve İnovasyon: Yeni teknolojilerin ve buluşların geliştirilmesi çok riskli ve
maliyetlidir. Bireysel girişimciler bu yükü her zaman kaldıramazlar.
- Devlet; yabancı teknolojilerin ülkeye
getirilmesini teşvik etmeli, yerli mucitleri ve patentleri desteklemeli,
eğitim altyapısını kurmalı ve yeni filizlenen "bebek
endüstrileri" korumalıdır. Devlet, dinamik büyümenin en stratejik
kolaylaştırıcısı olmalıdır.
Sonuç olarak; Douglas Mair’in bu harika analizi, John Rae’yi iktisat tarihinin en parlak
ve en vizyoner teorisyenlerinden biri olarak yeniden tahtına oturtur. Rae; Adam
Smith'in statik dünyasını, teknoloji, inovasyon, zaman ve insan psikolojisiyle
yıkarak modern "Endojen (İçsel) Büyüme Teorisi" ve
Schumpetervari dinamizmin İskoçya topraklarındaki ilk büyük habercisi olmuştur.
12. On Dokuzuncu Yüzyılın Sonlarından İtibaren İskoç Üniversitelerinde
İktisat
Yazarlar:
Alexander Dow ve Alan Hutton
Dow ve
Hutton’ın temel argümanı, İskoç üniversitelerindeki iktisat eğitiminin,
Anglo-Sakson dünyayı kasıp kavuran Marshallcı (Neoklasik) devrime çok uzun süre
direndiğidir. Cambridge iktisadı soyut denklemlerle "saf bir bilim"
olma peşindeyken; İskoç kürsüleri iktisadı hukuk, tarih, ahlak felsefesi ve
edebiyatla iç içe geçmiş, sivil toplumun sorunlarına pratik çözümler üreten
geniş bir entelektüel disiplin olarak öğretmeye devam etmiştir.
I. Kurumsal Direniş: Siyasal İktisat vs. Saf İktisat
Yazarlar,
1880'lerden 1950'lere kadar uzanan süreçte İskoç akademisindeki kurumsal yapıyı
merkeze alır. İngiltere'de iktisat bağımsız ve teknik bir "bölüm"
haline gelip felsefeden tamamen koparken, İskoçya’da durum çok farklıydı:
- Ahlak Felsefesi Geleneğinin Gücü: İskoçya'da iktisat dersleri hala Sanat ve Edebiyat fakültelerinin,
Hukuk fakültelerinin ve Ahlak Felsefesi kürsülerinin çatısı altında
veriliyordu. Öğrenciler sadece marjinal fayda formülleri öğrenmiyor;
mülkiyet hukukunu, toplumsal tarihi ve felsefi arka planı da sindirmek
zorundaydı.
- William Smart Örneği: Glasgow Üniversitesi’ndeki ilk Siyasal İktisat profesörü olan William
Smart, Avusturya Okulu’nun değer teorisini İskoçya’ya tanıtmış olsa da
iktisadı hiçbir zaman toplumsal adaletten ve ahlaktan koparmamıştır. Onun
gözünde iktisat, yoksulluğu çözmesi gereken bir "toplumsal
hizmet" alanıdır.
II. Cambridge Hegemonyasına Karşı Çıkan "İskoç Kürsüleri"
Dow ve Hutton,
dönemin İskoç üniversitelerinde görev yapan efsanevi profesörlerin metodolojik
duruşlarını inceler. Bu isimler, Alfred Marshall’ın geliştirdiği statik, kısmi
denge modellerine ve soyut varsayımlara karşı net şerhler düşmüşlerdir:
- J. Shield Nicholson (Edinburgh): Klasik İskoç okulunun ampirik ve tarihsel karakterini en güçlü
savunan isimlerdendir. İktisadın aşırı soyut matematiksel formüllerle
boğulmasına sert bir şekilde karşı çıkmış; paranın, ticaretin ve hukukun
tarihsel gelişimini derslerinin merkezine koymuştur.
- William Robert Scott (St. Andrews/Glasgow): Adam Smith biyografisi ve İskoçya’nın ticari şirketler tarihi üzerine
devasa eserler yazan Scott, tam bir kurumsal tarihçiydi. Ona göre, bir
ülkenin kurumsal ve tarihi yapısını anlamadan üretilen soyut ekonomik
teoriler tamamen işlevsizdir.
- Alexander Gray (Aberdeen): İktisadi düşünce tarihi üzerine yazdığı edebi ve iğneleyici eserlerle
tanınır. İktisadın "insani" boyutunu savunmuş, insan
psikolojisini doğrusal denklemlere hapsetmeye çalışan matematiksel
yaklaşımlarla açıkça alay etmiştir.
III. Eğitim Sistemindeki Farklılık: "The Scottish MA"
Yazarlar,
İskoç üniversitelerinin özgün yapısını koruyan en önemli unsurun "İskoç
Yüksek Lisans/Lisans" (Scottish MA) diploma sistemi olduğunu vurgular:
- İngiliz sisteminde (Oxford/Cambridge)
öğrenciler çok erken yaşta sadece tek bir alanda (örneğin sadece iktisat
ya da matematik) uzmanlaşırken; İskoç genel eğitim sistemi (broad-based
education) öğrencilere ilk yıllarda zorunlu olarak Felsefe, Tarih,
Hukuk ve Doğa Bilimleri dersleri aldırıyordu.
- Bu sistemden yetişen İskoç iktisatçıları,
dar kafalı birer "teknisyen" değil; toplumsal meselelere çok
boyutlu bakabilen geniş vizyonlu birer "siyasal iktisatçı"
olarak mezun oluyorlardı.
Sonuç olarak; Alexander Dow ve Alan Hutton’ın bu tarihsel ve kurumsal analizi, İskoç
üniversitelerinin Anglo-Sakson dünyadaki soyut, pozitivist ve matematiksel
iktisat hegemonyasına karşı nasıl birer entelektüel kale gibi durduğunu
kanıtlar. Bu direniş, İskoçya’da iktisadın ruhunun, yani insan, ahlak, tarih ve
kurum odaklı o asil karakterinin 20. yüzyıla kadar canlı kalmasını sağlamıştır.
13. Yirminci Yüzyılda İskoç
Uygulamalı İktisat Geleneği
Yazar: Alan Hutton
Hutton’ın temel savı, 20. yüzyıl
İskoç iktisadının Adam Smith ve Sir James Steuart’tan miras kalan o en belirgin
özelliği, yani "Teori ve Pratiğin Sentezi: Uygulamalı Pragmatizm"
ilkesini zirveye taşıdığıdır. İskoçya, bu dönemde ağır sanayinin çöküşü ve
bölgesel işsizlik gibi devasa krizlerle sarsılırken; İskoç iktisatçılar fildişi
kulelerinde oturmak yerine, adeta birer "klinisyen" gibi
sahaya inip gerçek verilerle toplumsal reçeteler yazmışlardır.
I. Kurumsal Altyapı: Departmanlar
ve Araştırma Merkezleri
Hutton, bu ampirik geleneğin 20.
yüzyılda İskoç üniversitelerinde nasıl kurumsallaştığını inceler. Geleneğin
kalbi, özellikle Glasgow ve Edinburgh üniversitelerindeki araştırma
birimlerinde atmaktadır:
- Glasgow Üniversitesi Sosyal ve Ekonomik Araştırma Departmanı: Bu departman, 20. yüzyıl ortalarında İskoç uygulamasının kalesi
haline gelmiştir. Burada yapılan çalışmalar soyut iktisat dergilerinde
kaybolmak için değil; doğrudan fabrikaların, limanların ve tersanelerin
gerçek sorunlarını çözmek için tasarlanmıştır.
- Veri ve Saha Odaklılık:
Anketler, yerel sanayi sayımları ve bölgesel girdi-çıktı tabloları, İskoç
iktisatçılarının en büyük cephanesi olmuştur. Matematiksel şıklık, gerçek
dünyanın ampirik karmaşıklığına her zaman feda edilmiştir.
II. Bölgesel Kalkınma ve
Endüstriyel Dönüşüm (Regional Economics)
20.Yüzyılın ortalarında İskoçya;
kömür, çelik ve gemi yapımı gibi geleneksel ağır sanayilerinin küresel rekabet
karşısında çöküşüyle büyük bir yapısal kriz içindeydi. Hutton, İskoç
iktisatçıların bu krize karşı geliştirdiği özgün kalkınma modelini inceler:
- Piyasa Başarısızlığına Karşı Müdahale: İskoç okulu, marjinalist ana akımın "piyasa kendi kendini
dengeye getirir, işçiler başka sektöre kayar" safsatasına
inanmıyordu. Ortada yapısal bir kriz vardı ve tıpkı Sir James Steuart’ın
yüzyıllar önce söylediği gibi, bu dönüşümü ancak devletin stratejik
planlaması yönetebilirdi.
- Büyüme Kutupları Teorisi ve Bölgesel Planlama: İskoç iktisatçılar, geri kalmış veya çökmekte olan bölgeleri ayağa
kaldırmak için "Büyüme Kutupları" (Growth Poles) stratejisini
uygulamış, yeni sanayi kolları ve altyapı yatırımlarıyla bölgesel
dengesizlikleri azaltacak somut makro planlar hazırlamışlardır.
III. Öncü İsimler ve Geleneğin
Temsilcileri
Hutton, 20. yüzyılda bu uygulamalı
İskoç bayrağını taşıyan efsanevi figürleri ve katkılarını merkeze alır:
- Alec Cairncross: 20.
yüzyıl Britanyası’nın en etkili uygulamalı iktisatçılarından ve devlet
danışmanlarından biridir. Cairncross, iktisadi kararların ampirik
verilere, kurumsal gerçeklere ve tarihsel deneyime dayanması gerektiğini
savunmuş; saf soyut modellemelerin politika yapımındaki körlüğünü her
fırsatta eleştirmiştir.
- Donald MacDougall:
Başbakanlık istatistik ve ekonomi birimlerinde görev yapan, ampirik dış
ticaret ve esneklik analizleriyle parıldayan bir başka büyük İskoç
pratisyendir.
- Thomas Wilson: Bölgesel
kalkınma, gelir politikaları ve işsizlik üzerine yazdığı ampirik
raporlarla, iktisadın toplumsal refahı artırma misyonuna sadık kalmıştır.
IV. Geleneğin Özeti:
"Klinisyen İktisatçı" Kimliği
Hutton, makalenin sonunda 20.
yüzyıl İskoç uygulamasının felsefi özünü şöyle formüle eder: İskoç iktisatçısı
bir matematikçi ya da soyut bir fizikçi değildir. O, toplumun iktisadi
hastalıklarını teşhis eden ve tedavi etmeye çalışan bir klinisyendir
(healer). Teori, sadece gerçek dünyadaki bir sorunu (işsizliği, yoksulluğu,
bölgesel çöküşü) çözmeye yaradığı ölçüde değerlidir.
Sonuç olarak; Alan Hutton’ın bu kapsamlı analizi, İskoç iktisadi
düşüncesinin 18. yüzyıldaki felsefi köklerinden (Hume ve Smith'ten) aldığı
ampirik, kurumsal ve insan odaklı mirası, 20. yüzyılın modern endüstriyel
dünyasında nasıl muazzam bir "Uygulamalı Ekonomi Okulu" haline
getirdiğini gözler önüne serer.
14. Sonsöz
Yazar: Sheila
Dow
Sheila Dow,
sonsözde doğrudan modern iktisadın epistemolojik (bilgi felsefesi) yapısına ve
mevcut krizine odaklanır. Temel tezi şudur: İskoç geleneği, geçmişte kalmış
tozlu bir tarih sahnesi ya da sadece Adam Smith’e saygı duruşunda bulunulacak
bir nostalji alanı değildir. Aksine bu gelenek; ana akım iktisadın içine
düştüğü "aşırı matematikselleşme, kurumsal körlük ve gerçeklikten
kopma" krizine karşı, elinde 250 yıllık kapı gibi bir reçete tutan,
yaşayan ve nefes alan dinamik bir metodolojidir.
I. Açık Sistem vs. Kapalı Sistem Metodolojisi
Dow, İskoç
geleneği ile Kartezyen/Anglo-Sakson ana akım iktisadı arasındaki uçurumu, kendi
geliştirdiği o meşhur bilim felsefesi kavramıyla açıklar:
- Ana Akım (Kapalı Sistem): Neoklasik iktisat, toplumu ve insanı laboratuvardaki izole bir tüp
gibi, tüm değişkenlerin sabitlendiği (ceteris paribus) ve doğrusal
denklemlerle tahmin edilebileceği "Kapalı bir Sistem" (Closed
System) olarak görür.
- İskoç Okulu (Açık Sistem): İskoç geleneği ise ekonomiyi, insan psikolojisinin, ahlakın, hukukun,
siyasetin ve tarihsel rastlantısallıkların sürekli etkileşim içinde
olduğu, sınırları sürekli esneyen canlı bir "Açık Sistem" (Open
System) olarak tanımlar. Açık bir sistemde, her şeyi öngören tek
bir genel matematiksel formül imkansızdır; esneklik ve ampirik gözlem
şarttır.
II. İskoç Okulunun Entelektüel Sentezi ve Ortak Paydalar
Sheila Dow,
kitaptaki tüm bölümlerin (John Law'dan Alec Cairncross'a kadar) üzerinde
yükseldiği ortak entelektüel zemini dört ana maddede özetler:
- İnsan Doğasının Zenginliği: İskoç düşünürler insanı asla sadece bencil bir optimizasyon
makinesine (Homo Economicus) indirgememişlerdir. İnsan; rasyonel
olduğu kadar irrasyoneldir, bencil olduğu kadar iyilikseverdir (Hutcheson)
ve toplumsal algılar ile sağduyuyla hareket eder (Comim).
- Tarihsel ve Kurumsal Zorunluluk: Dinamik sermaye (Rae), devlet müdahalesi (Steuart) ya da parasal
mekanizmalar (Hume, Law) tartışılırken, kurumların tarihsel evrimi ve
mülkiyet hukuku her zaman kuramsal analizin merkezindedir.
- Klinisyen Yaklaşım: İktisatçı bir fildişi kule teorisyeni değildir. O, toplumsal acılara
(yoksulluk, bölgesel işsizlik) ampirik verilerle çare arayan bir
uygulamalı klinisyendir (Hutton).
- Plüralizm (Yöntemsel Çokseslilik): İskoç okulu tek bir yöntemin (örneğin sadece soyut tümdengelimin)
dogmatizmine teslim olmaz; tarihi, istatistiği, felsefeyi ve ampirik
gözlemi bir arada kullanır.
III. Modern İktisada Çağrı: "Siyasal İktisat" Ruhuna Dönüş
Dow, makalenin
ve kitabın finalinde modern iktisat dünyasına çok güçlü bir metodolojik çağrıda
bulunur:
- Modern iktisat, tek tipleşerek ve kendini
ruhsuz bir sosyal fiziğe dönüştürerek kendi entelektüel köklerini
kurutmuştur.
- İskoç geleneği, iktisadın yeniden "Siyasal
İktisat" (Political Economy) kimliğine bürünmesini; ahlak,
adalet, toplum ve insan bilimi matrisindeki o saygın yerine geri dönmesini
talep eder.
Nihai Sonuç: Sheila Dow’a göre, İskoçya’nın o soğuk ve rüzgârlı topraklarında doğan bu
gelenek; insan zihninin, toplumsal kurumların ve ekonomik dinamiklerin doğrusal
denklemlere sığdırılamayacak kadar zengin olduğunu bize her an hatırlatan,
modern çağın en çok ihtiyaç duyduğu "insancıl, bütünsel ve
gerçekçi" iktisat paradigmasının ta kendisidir.
Yorumlar
Yorum Gönder