Güven'in Üç Ekonomisi Vedat Türkali'nin Güven'inde iktisadi mekanizmalar üzerine bir deneme
Güven'in Üç Ekonomisi
Vedat Türkali'nin Güven'inde iktisadi mekanizmalar
üzerine bir deneme
Vedat Türkali'nin Güven'i
üzerine iktisat-edebiyat ekseninde yazılmış metinler genellikle dışarıdan bir
kavram seti getirip romanın üstüne yerleştirir: Polanyi'nin piyasa-devlet
ikiliği, Veblen'in gösterişçi tüketimi, Marx'ın artık-değer teorisi. Bu çerçeveler
yanlış değildir — ama Güven'in kendisi zaten bu kavramlara ihtiyaç duymayacak
kadar somut bir iktisadi harita çizer. Roman, 1940'lar Türkiye'sinin savaş
ekonomisini soyut bir “bölüşüm şoku” olarak değil, üç ayrı ve birbirine kenetli
mekanizma olarak anlatır: miras yoluyla değil de devlet bağlantısıyla kurulan
rant, savaşın açtığı karaborsa fırsatçılığı ve kanunla dayatılan zorunlu emek.
Bu üç mekanizmayı birbirine bağlayan şey de dördüncü bir unsurdur: devletin
çıplak zoru. Aşağıda bu dört unsuru, romanın kendi cümleleri üzerinden
izliyorum.
Bir yüzbaşının ticarete geçişi
Necla'nın babası Eşref
Bey, çoğu okurun akılda tuttuğu haliyle sadece duvarındaki Kuvayı Milliye
fotoğrafıyla var olan nostaljik bir figür değildir. Roman onun nasıl
zenginleştiğini de anlatır: yüzbaşılık günlerinde tanıştığı Ali Rıfkı'yla
birlikte önce ticarete, sonra siyasete atılmıştır — “politikasız ticaretin
yürümeyeceğini anlayacak kadar kafası işliyordu.” Yani Eşref Bey'in serveti ne
saf bir soyluluk mirası ne de Necla'nın çocukluğundan beri süregelen bir “aile
parası”dır; CHP içindeki konumuyla dışalım-dışsatım ticaretini iç içe yürüten,
üniformasını ticaret takımıyla değiştirmiş bir gücün ürünüdür. Salonundaki
gümüş çerçeveli subay fotoğrafları ile duvardaki Kuvayı Milliye kalpağı,
aslında aynı biyografinin iki evresidir: silahla kurulan otorite, ticaretle
nakde çevrilmiştir.
Bu ayrım önemlidir çünkü
roman, Eşref Bey ile krom tüccarı Nazif'i aynı kefeye koymaz, birbirini
tamamlayan iki tip olarak sunar: biri devlet içindeki nüfuzu ticarete çeviren
siyasi-komprador burjuva, öteki bizzat malın — krom, ithal yedek parça — el altından
dolaştırılmasını örgütleyen saha adamı. Nazif'in İskenderun'dan yükletip
gönderdiği krom katarları, o dönemin gerçek bir jeopolitik kozudur: Almanya ile
İngiltere arasında Türk kromu için süren rekabeti roman doğrudan işler
(“Almanlarla alışverişi, başta krom, keselim diye”). Kurgu, Türkiye'nin
tarafsızlık siyasetinin kendisini bile bir ticaret metaına indirger.
Karaborsa ve azınlık tüccarların tasfiyesi
Romanın ekonomi
eleştirisi en keskin haliyle, “devletin güvenini taşıyan” bir ithalatçının
bürolarının ülke çapında karaborsayı nasıl yürüttüğünü anlattığı pasajda ortaya
çıkar — ve bu pasaj, savaş ekonomisinin yalnız fiyat mekanizmasıyla değil,
bizzat hangi grubun tasfiye edileceğiyle de ilgili olduğunu gösterir: “Hele son
bir yıl içinde Varlık Vergisi'yle irikıyım azınlık alım satımcılar yıkıma
uğrayıp...” Bu tek cümle, 1942 Varlık Vergisi'nin gayrimüslim tüccarları hedef
alan ayrımcı uygulamasını, kurgunun arka planına bir dipnot gibi değil,
iktisadi yeniden-dağılımın somut bir aracı olarak yerleştirir. Karaborsa
zenginliği, boşalan yerlere yerleşen yeni, “milli” sermaye tarafından
devralınır. Roman bunu didaktik biçimde açıklamaz; Rahmi Usta'nın gündelik
sohbetlerinde “pahalılık, karaborsa, emekçi kesimin düştüğü ağır koşullar”
olarak, sokak diliyle sızdırır metne.
Bir bayram günü, on üç saatlik mesai
Belki de romanın en somut
iktisat sahnesi, teorik hiçbir terim taşımayan şu ayrıntıdır: işveren
Siracettin Bey, 19 Mayıs bayramında dahi atölyeyi kapatmaz, çünkü 1940'ta
çıkarılan Milli Korunma Kanunu günlük çalışma saatini on bire — kimi yerde on
üçe — çıkarmış, Pazar tatilini bile kaldırmıştır. Rahmi Usta, çırakların adına
ek ücret istediğinde bu bir “şımarıklık” olarak görülür; oysa çocuklar bunu
akıllarından bile geçirmemiştir, isteyen Rahmi Usta'nın kendisidir. Aynı akşam
Siracettin Bey radyoda İnönü'nün bayram nutkunu dinlerken kendi kazandığı ek
mesaiyle rahatlar. Bu sahne, blog yazılarının sıkça andığı “Milli Korunma
Kanunu”nun romandaki gerçek işlevini gösterir: metinde bu kanun fiyat
tavanından çok, emek süresinin yasal olarak uzatılması biçiminde somutlaşır.
Sömürü, burada makro bir “enflasyon” kavramı değil, bir ustanın patronuyla
verdiği gündelik pazarlıktır.
Sansaryan Han: rantın nihai garantisi
Bu üç ekonomik
mekanizmayı (siyasi-komprador rant, karaborsa/Varlık Vergisi transferi,
uzatılmış mesai) kim koruyor? Roman bu soruya dolaylı değil, kitabın ilk
sayfasında, ithaf yazısında yanıt verir: Güven, “27 Ocak 1945'te Sansaryan
Han'da Güvenlik'teki soruşturması sırasında yaşamını onurlu biçimde yitiren
gerçek insan, yiğit devrimci Hasan Basri Alp'in yüce anısına” ithaf edilmiştir.
Hasan Basri Alp gerçek bir TKP kadrosuydu; romanda da karakterler onun
“Sansaryan Han'ın en üst katındaki Birinci Şube'den aşağıya” düşürülerek
öldürüldüğünü konuşur. Reşat Fuat (Baraner) de aynı şekilde gerçek bir tarihsel
isim olarak metne girer, tutuklanır, işkence görür. Roman burada kurmaca ile
belgeyi kasıtlı olarak iç içe geçirir: yukarıda tarif edilen iktisadi düzenin —
kimin zenginleşeceğinin, kimin sömürüleceğinin — itiraz edilemez kalmasını
sağlayan şey, sonuçta Sansaryan Han'daki sorgu odalarıdır. Ekonomik imtiyaz ile
devlet şiddeti, romanın kurgusunda iki ayrı alan değil, aynı düzenin iki
yüzüdür.
Turgut'un çelişkisi: kavramla yaşanmış olan
arasında
Bütün bunların kesiştiği
yer, romanın açılışındaki Turgut'tur — ama onu Veblen'in “gösterişçi tüketim”
kavramıyla açıklamaktan önce, romanın kendi iç sesine kulak vermek daha doğru
olur. Necla'nın evinde duvardaki avizeye, ıslak çoraplarına bakarken Turgut'un
aklından geçen şey hazır bir teori değil, yarım öğrenilmiş bir slogandır:
“Finans kapitale satılmış ulusal kahramanlarımız bunlar monşer” sözünü bir
kahvede Cami Baykurt'tan duymuştur, ama kendi kelimeleriyle barıştıramaz:
“Monşer dedim mi gülmek geliyor içimden... Finans kapital dedin mi hiç şakası
yok!” Türkali'nin asıl ustalığı burada: Turgut'a iktisadi bir kavram söyletmek
yerine, o kavramın onun ağzında ne kadar yabancı durduğunu göstermek. Necla ile
yakınlaşmanın hemen ardından beliren “delice bir kızgınlık,” tiksinti ve
koridora kaçış da soyut bir yabancılaşma tezinin illüstrasyonu değil, bu
çelişkinin bedene vurmuş halidir. Roman, iktisadi analizi karaktere dışarıdan
giydirmez; karakterin dile getiremediği, ancak bedeninde hissettiği bir gerçeklik
olarak kurar.
Güven, bu haliyle,
iktisat teorisinin edebiyata “uygulanmasını” beklemeyen bir metindir — zaten
kendi diliyle bir iktisat anlatısıdır. Belki de roman-iktisat okumalarının asıl
işi, dışarıdan kavram taşımak değil, tam da Türkali'nin yaptığı gibi, büyük ekonomik
dönüşümlerin bir bayram günü mesaisinde, bir kalpak fotoğrafında ya da bir
vagon dolusu kromda nasıl saklandığını görünür kılmaktır.
Yorumlar
Yorum Gönder