Kıta Avrupası’ndan Yeni Dünyaya: Amerikan İktisadının Kurumsallaşmasında ve Akademik Dönüşümünde "Alman Modeli"

 

Kıta Avrupası’ndan Yeni Dünyaya: Amerikan İktisadının Kurumsallaşmasında ve Akademik Dönüşümünde "Alman Modeli"

Ercan Eren

İktisat biliminin tarihsel gelişimi, ekseriyetle soyut kuramların doğrusal bir çizgide birbirini takip ettiği saf bir düşünce silsilesi olarak tasvir edilir. Ancak iktisadi düşüncenin ve bu düşünceyi üreten akademik paradigmaların evrimi, göründüğünden çok daha ampirik, kurumsal ve coğrafi yer değiştirmelere dayalı transatlantik bir öyküdür. Modern iktisat yazınını ve yükseköğrenim sistemini küresel ölçekte domine eden Amerikan iktisat paradigması, sanıldığı gibi salt Anglo-Sakson kökenli bir serbest piyasa geleneğinin pürüzsüz bir devamı değildir. Aksine, bugünkü Amerikan iktisadi aklı ve kurumsal altyapısı, 19. yüzyılın son çeyreğinde Kıta Avrupası’ndan, bilhassa da Bismarck Almanyası’ndan esen ampirik ve tarihselci bir rüzgârın yerel pragmatizmle çarpışmasından doğan melez bir sentezin ürünüdür.

19.Yüzyılın sonlarında sanayileşen ve kabuk değiştiren Amerika Birleşik Devletleri, derinleşen gelir adaletsizliği, işçi hareketleri, tekelleşme dalgaları ve kronikleşen krizlerle boğuşurken, dönemin yerleşik Amerikan kolejleri bu yakıcı sorunlara yanıt üretemez durumdaydı. İngiliz Klasik Okulu’nun soyut, tarih dışı ve evrensel olduğu iddia edilen laissez-faire (bırakınız yapsınlar) dogması, sokaktaki iktisadi gerçeklik ile kuramsal fildişi kule arasındaki makası her geçen gün daha da açıyordu. İşte bu metodolojik ve kurumsal tıkanıklık, yeni kuşak genç Amerikalı araştırmacıları radikal bir alternatif arayışına itti ve yönlerini o dönemin bilimsel mükemmeliyet merkezi olan Alman üniversitelerine çevirmelerine neden oldu.

Almanya’da Gustav von Schmoller ve Adolph Wagner gibi "Kürsü Sosyalistleri"nin (Kathedersozialisten) sürüklediği Alman Tarihçi Okulu (Historische Schule) ve Verein für Socialpolitik (Sosyal Politika Birliği) geleneği, bu genç araştırmacılara yepyeni bir ufuk sundu. Soyut formüller yerine devasa alan araştırmalarına ve ampirizme dayanan, bilgiyi pasif bir ezberden çıkarıp "Seminer" odalarında aktif bir üretim nesnesine dönüştüren ve devleti toplumsal refahın ahlaki bir düzenleyicisi olarak gören bu "Alman Modeli", Amerikan iktisadının yeniden inşasındaki ana katalizör oldu.

Bu çalışma; Alman üniversite modelinin ve iktisat anlayışının transatlantik bir entelektüel göç dalgasıyla Amerika Birleşik Devletleri'ne taşınma, kopyalanma ve kurumsallaşma süreçlerini incelemektedir. Çalışma kapsamında; Johns Hopkins Üniversitesi ile başlayan akademik devrim, Amerikan İktisat Birliği'nin (AEA) kuruluşu aşamasındaki ideolojik çatışmalar, Wisconsin Üniversitesi örneğinde bu modelin yoğun Alman göçmen tabanıyla birleşerek nasıl "ete kemiğe büründüğü" ve Amerikan Kurumsalcılığını doğurduğu tarihsel bir süzgeçten geçirilecektir.

Ayrıca modelin Amerikan iktisat tarihindeki sıra dışı ve dolaylı izleri, Almanya'ya hiç gitmediği halde bu felsefeyi hocalarından alan Thorstein Veblen ile Weimar Almanyası'nın hiperenflasyon travmasında paranın içselliğini gözlemleyen Henry Simons vakaları üzerinden derinleştirilecektir. Nihayetinde çalışma, Alman ampirik-kurumsal altyapısı (birlikler, dergiler, araştırma merkezleri) ile Anglo-Sakson neoklasik teorisinin evliliğinden doğan bugünkü melez, matematikselleşmiş küresel Amerikan iktisat paradigmasının kurumsal genetiğini ortaya koymayı amaçlamaktadır.

I. Anglo-Sakson Dünyasında Bir Alman Esintisi

19.Yüzyılın son çeyreği, Amerikan yükseköğrenimi ve iktisadi düşünce dünyası için köklü bir kırılmanın ve yeniden yapılanmanın eşiğini ifade eder. Bu dönemde Amerikan entelektüel hayatı, iki farklı coğrafyanın ve metodolojinin derin etkisi altında şekillenmiştir: Bir yanda yerleşik, dogmatik ve soyut karakteriyle Anglo-Sakson klasik iktisat geleneği; diğer yanda ise ampirik, tarihselci ve kurumsal yapısıyla Kıta Avrupası’ndan esen Alman rüzgârı. Amerikan iktisadının bugünkü kurumsal ve akademik gücüne ulaşması, bu iki farklı geleneğin çatışmasından ve nihayetinde melezleşmesinden doğmuştur.

1. 19. Yüzyıl Sonu Amerikan Yükseköğrenimi ve İktisat Paradigması

İç Savaş (1861-1865) öncesi ve hemen sonrasındaki Amerikan kolejleri (Harvard, Yale veya Princeton dahil), bugünkü anlamda bilimsel araştırma üreten enstitüler değil; temelde din adamı, hukukçu ya da dönemin elit "beyefendilerini" yetiştirmeyi amaçlayan, müfredatı antik Yunanca, Latince, teoloji ve ahlak felsefesiyle sınırlı ezberci eğitim kurumlarıydı.

Bu kurumsal yapı içerisinde okutulan iktisat ise bağımsız bir disiplin olmaktan uzak, "Siyasal İktisat" (Political Economy) başlığı altında ve ekseriyetle ahlak felsefesinin bir alt dalı olarak ele alınıyordu. Müfredata hâkim olan paradigma, Adam Smith, David Ricardo ve John Stuart Mill çizgisinden tevarüs edilen İngiliz Klasik Ekolü idi. Bu yaklaşım;

  • Tarihsel ve kurumsal bağlamdan kopuk, evrensel ve soyut iktisadi kanunların varlığına inanıyor,
  • İnsan davranışlarını salt rasyonel ve kendi çıkarını maksimize eden homojen bir kalıba (Homo economicus) indirgiyor,
  • Siyasa düzeyinde ise devlet müdahalesini bütünüyle reddeden, katı bir laissez-faire (bırakınız yapsınlar) doktrinini vazediyordu.

William Graham Sumner (Yale) ve Simon Newcomb (Johns Hopkins) gibi dönemin akademisyenleri tarafından savunulan bu ortodoksi, sanayileşen Amerika'nın yükselen tekelleşme, işçi hareketleri, derinleşen gelir adaletsizliği ve şehirleşme gibi yakıcı yapısal sorunlarına somut çözümler üretmekte yetersiz kalıyordu. Kuramsal soyutlamalar ile sokaktaki ampirik gerçeklik arasındaki makas açıldıkça, yeni kuşak Amerikalı araştırmacılar alternatif bir metodoloji arayışına girdiler.

2. Genç Amerikalı İktisatçıların Entelektüel Haccı: Neden Almanya?

Amerika'da o yıllarda modern anlamda araştırma yürütecek, veri toplayacak ya da ampirik tez yönetimini üstlenecek bir lisansüstü (graduate) eğitim altyapısı bulunmuyordu. Bilimsel ihtirasları olan ve yerleşik laissez-faire dogmasından rahatsızlık duyan genç Amerikalı iktisatçılar için Kıta Avrupası, bilhassa da Almanya, adeta entelektüel bir hac merkezi haline geldi. 1870-1910 yılları arasında Richard T. Ely, John Bates Clark, Henry Carter Adams, Edwin R.A. Seligman ve Frank Taussig gibi Amerikan iktisadının kurucu babalarını oluşturan binlerce genç, gemilerle Berlin, Heidelberg, Leipzig, Göttingen ve Halle üniversitelerine taşındı.

Bu kitlesel yönelimin arkasında iki temel cazibe merkezi vardı:

  • Humboldt Eğitim Modeli: Araştırma ile öğretimin birliğini savunan, akademisyeni sadece eski bilgileri aktaran bir öğretmen değil, yeni bilgi üreten bir araştırmacı olarak konumlandıran bu model, Amerikalı gençlere daha önce görmedikleri bir akademik özgürlük (Lehrfreiheit ve Lernfreiheit) sunuyordu.
  • Yöntemsel Esneklik ve Pratiklik: Alman üniversiteleri, soyut teorik tartışmalar yerine, Bismarck Almanyası’nın hızlı endüstrileşme sancılarına laboratuvar hassasiyetiyle yaklaşıyor ve devlet mekanizmasına ampirik verilerle yön veriyordu. Genç Amerikalılar, kendi ülkelerindeki krizleri çözebilecek metodolojik anahtarın burada olduğunu fark etmişlerdi.

3. Alman Tarihçi Okulu (Historische Schule) ve Verein für Socialpolitik (1872) Mirası

Amerikalı araştırmacıların Almanya'da karşılaştığı ve zihniyet dünyalarını kökten değiştiren esas yapı, Gustav von Schmoller, Adolph Wagner, Karl Knies ve Johannes Conrad gibi isimlerin sürüklediği Alman Tarihçi Okulu idi. Bu okul, İngiliz klasik iktisadının evrenselci ve tümdengelimci yöntemine cepheden meydan okuyarak, iktisadi olguların ancak ve ancak belirli bir tarihsel, hukuki, kültürel ve kurumsal bağlam içinde anlaşılabileceğini (tümevarım yöntemi) savunuyordu.

Bu teorik duruş, 1872 yılında kurulan Verein für Socialpolitik (Sosyal Politika Birliği) ile kurumsal ve ampirik bir kimliğe büründü. Verein, dönemin muhafazakâr ortodoksisi ile yükselen radikal sosyalizm arasında bir "üçüncü yol" arayışıydı. Kurucuları, üniversite kürsülerinden devlete sosyal reformlar önerdikleri için ironik bir biçimde "Kürsü Sosyalistleri" (Kathedersozialisten) olarak adlandırılmıştı. Birliğin çalışma yöntemi, soyut formüller üretmek yerine; fabrikalardaki çalışma koşullarından tarım işçilerinin ücretlerine, göç hareketlerinden bütçe dengelerine kadar devasa alan araştırmaları ve monografiler (Schriften des Vereins) yayımlayarak ampirik veri toplamaktı.

Almanya'da bu iklimi soluyan, seminer odalarında birincil kaynakları ve istatistikleri profesörleriyle yan yana inceleyen genç Amerikalı iktisatçılar, heybelerinde çok güçlü bir mirasla ülkelerine döndüler. Bu miras; paranın ve kurumların içselliğini kavrayan, veriye dayalı ampirik bir araştırma metodolojisi ile devletin ekonomik hayatta yapıcı, düzenleyici ve ahlaki bir rol üstlenebileceğine dair sarsılmaz bir inançtan ibaretti. Bu entelektüel esinti, çok kısa bir süre içinde Johns Hopkins başta olmak üzere Amerikan üniversite sistemini, Amerikan İktisat Birliği'ni (AEA) ve ilerleyen yıllarda NBER gibi devasa araştırma merkezlerini doğuracak olan kurumsal dönüşümün meşalesini yakacaktı.

II. Alman Modelinin Üç Sacayağı: Kurumsal, Metodolojik ve Akademik Altyapı

Amerikan iktisat kurumlarının yapı taşlarını döşeyen "Alman Modeli", soyut bir teorik çerçeveden ziyade, kendi içinde tutarlı ve birbirini besleyen üç temel sacayağı üzerine yükseliyordu. Bu sacayakları; kurumsal düzeyde örgütlenen birlik yapısını, metodolojik düzeyde hayat bulan ampirizmi ve akademik düzeyde devrim yaratan seminer sistemini kapsıyordu. Modelin bu üç unsuru, bilginin nasıl üretileceğini, nasıl yayılacağını ve toplumsal faydaya nasıl dönüştürüleceğini yeniden tanımlamıştır.

1. Birlik Yapısı ve Kürsü Sosyalizmi (Kathedersozialisten): Sosyal Politika ve Devlet Rehberliği

Alman modelinin kurumsal omurgasını oluşturan Verein für Socialpolitik, alışılageldik akademik topluluklardan çok farklı bir misyonla yola çıkmıştı. Birlik, sanayileşmenin getirdiği sınıfsal çatışmaları, yoksullaşmayı ve sosyal huzursuzlukları (meşhur "Sosyal Soru" / Soziale Frage) çözmeyi temel amaç edinmişti.

Birliğin sürükleyici gücü olan Gustav von Schmoller, Adolph Wagner ve Lujo Brentano gibi isimler, dönemin egemen laissez-faire yaklaşımına ve Marksist radikalizme karşı, devletin ekonomide düzenleyici, dengeleyici ve ahlaki bir aktör olarak konumlanmasını savunuyorlardı. Bu akademisyenler, üniversitelerdeki konforlu konumlarından devlet politikalarına yön vermeye çalıştıkları için eleştirmenleri tarafından ironik bir şekilde "Kürsü Sosyalistleri" (Kathedersozialisten) olarak adlandırılmıştı.

Ancak bu adlandırma, onların devlet mekanizması üzerindeki muazzam etkisini gölgeleyemedi. Verein, fildişi kulesinde teoriler üreten bir yapı değil;

  • Doğrudan somut sosyal politikalar üreten,
  • Bismarck Almanyası’nın meşhur sosyal güvenlik reformlarına (sağlık, kaza ve yaşlılık sigortaları) entelektüel ve bürokratik zemin hazırlayan,
  • Akademik akıl ile devlet aklını organik bir bağla birleştiren bir kamusal rehber kimliğindeydi.

Bu yapı, Amerika'ya döndüklerinde kendi birliklerini (AEA) kuracak olan Richard T. Ely gibi genç iktisatçılar için "aksiyon odaklı" bir model teşkil etmiştir.

2. Metodolojik Sacayak: Ampirizm ve Veri Toplama Geleneği

Alman Tarihçi Okulu’nun İngiliz Klasik Okulu'na yönelttiği en sert eleştiri, İngilizlerin masa başında ürettikleri soyut ve evrensel olduğu iddia edilen kanunların gerçek hayatta karşılığının bulunmamasıydı. Alman modeline göre, sağlam bir iktisat politikası ancak ve ancak titizlikle toplanmış tarihsel ve güncel verilere dayanabilirdi.

Bu metodolojik duruş, Verein bünyesinde anıtsal bir ampirik veri toplama seferberliğine dönüştü. Birlik, teorik makaleler basmak yerine, devasa alan araştırmaları, kapsamlı anketler ve derinlemesine sektörel incelemeler yayımlıyordu. Schriften des Vereins für Socialpolitik (Birliğin Yazıları) başlığı altında çıkan bu yüzlerce ciltlik büyük çaplı monografiler; fabrikalardaki çalışma saatlerinden kadın işçilerin beslenme alışkanlıklarına, göç istatistiklerinden tarımsal mülkiyet yapılarına kadar muazzam bir veri havuzu oluşturuyordu.

Bu katı ampirik damar, transatlantik bir sıçramayla doğrudan Amerikan Kurumsalcılığına ve oradan da NBER’in (Ulusal Ekonomik Araştırma Bürosu- 1920) kuruluş felsefesine ilham verdi. NBER'in kurucularından Wesley Clair Mitchell, paranın ve iş çevrimlerinin doğasını anlamak için soyut neoklasik modellere sığınmak yerine, tıpkı Alman ustaları gibi devasa istatistiki seriler toplamayı seçti. NBER’in kurulurken benimsediği "ideolojik tartışmalardan uzak durarak sadece nesnel ekonomik gerçekleri ve verileri (milli gelir, istatistikler) ölçme" ilkesi, Alman ampirik geleneğinin Amerikan pragmatizmiyle vaftiz edilmiş bir türeviydi.

3. Akademik Sacayak: Yayıncılık ve Seminer (Seminar) Sistemi

Alman akademik modelinin bilgiyi standartlaştırma ve genç araştırmacıları yetiştirme yöntemi, dönemin küresel standartlarının fersah fersah ilerisindeydi. Bu sistemin iki taşıyıcı sütunu bulunuyordu: Güçlü ekol dergileri ve devrimsel nitelikteki seminer sistemi.

  • Yayıncılık ve Ekol Dergileri: Alman üniversite sisteminde kürsü (Lehrstuhl) sahibi profesörler, kendi akademik dergilerini yöneterek ekollerinin bilimsel standartlarını ve sınırlarını belirliyorlardı. Bunun en seçkin örneği, Gustav von Schmoller’in yönetimindeki Jahrbuch für Gesetzgebung, Verwaltung und Volkswirtschaft (literatürdeki adıyla Schmoller’s Jahrbuch) dergisiydi. Bu dergi, sadece bir makale basım yeri değil; ampirik çalışmaların titizlikle denetlendiği, tarihsel metodolojinin rafine edildiği ve akademik meşruiyetin dağıtıldığı kurumsal bir merkezdi. Amerikalıların daha sonra çıkaracağı American Economic Review (AER) gibi yayınlar, bu kurumsal disiplini referans almıştır.
  • Seminer (Seminar) Sistemi: Eski kolej yapısındaki pasif, ezbere dayalı ve profesörün kürsüden monolog yaptığı eğitim anlayışı, Alman üniversitelerinde yerini Seminer odalarına bırakmıştı. Profesörün liderliğinde, kütüphaneler veya özel araştırma odalarında bir masa etrafında toplanan lisansüstü öğrenciler, birincil arşiv belgelerini, istatistiki tabloları ve ampirik tezleri hep birlikte eleştirel bir süzgeçten geçiriyorlardı. Öğrenci artık bir "dinleyici" değil, bilginin üretimine bizzat katkı sunan aktif bir "araştırmacı" adayıydı.

Doktora eğitimini pasif bir ezber sürecinden aktif ve özgün bir araştırma sürecine dönüştüren bu seminer sistemi, Amerika'ya taşındığında Johns Hopkins, Columbia ve Harvard gibi okullarda yükseköğrenim devriminin ana motoru olacaktı.

III. Atlantik'in Ötesinde İlk Kıvılcımlar: Kurumsal Kopyalama ve Çatışma

Almanya'da Verein für Socialpolitik iklimini soluyan ve seminer odalarında ampirik yöntemi yaşayarak öğrenen genç Amerikalı iktisatçılar, ülkelerine döndüklerinde yerleşik Anglo-Sakson kolej yapısına sığamadılar. Heybelerindeki bu yeni akademik ve metodolojik felsefe, 19. yüzyılın son çeyreğinde Amerika'da hem radikal bir kurumsal kopyalama dalgasına hem de kaçınılmaz bir ideolojik çatışmaya yol açtı.

1. Johns Hopkins Devrimi (1876): Humboldt Modelinin Amerika’daki İlk Laboratuvarı

Alman üniversite modelinin Amerikan topraklarına başarılı bir şekilde aktarıldığı ilk ve en radikal laboratuvar, 1876 yılında Baltimore’da kurulan Johns Hopkins Üniversitesi oldu. Kurucu Rektör Daniel Coit Gilman, geleneksel İngiliz kolej yapısını tamamen pas geçerek, okulu bütünüyle Alman Humboldt modeline göre tasarladı.

Johns Hopkins, Amerika'da yükseköğrenimin seyrini şu yeniliklerle değiştirdi:

  • Modern Doktora (Ph.D.) Sisteminin Doğuşu: Üniversite, lisans eğitiminden ziyade lisansüstü (graduate) eğitime ve özgün bilimsel araştırmaya odaklanan ilk kurumsal yapı oldu. Amerika'da modern anlamda ilk Ph.D. dereceleri burada verilmeye başlandı.
  • Seminer Odalarının İnşası: Sıralarda oturup profesörü dinleyen pasif öğrenci modeli yıkıldı. Kampüste, ortasında büyük bir masanın yer aldığı, duvarları birincil kaynaklar ve istatistik yıllıklarıyla çevrili Seminer (Seminar) odaları kuruldu.
  • İktisat Kürsüsünün Dönüşümü: Almanya'da Karl Knies’in yanında yetişen Richard T. Ely, Johns Hopkins'in iktisat kürsüsünün başına geçerek bu seminer odalarında Woodrow Wilson ve John Dewey gibi geleceğin dev isimlerini Alman ampirik-kurumsal yöntemiyle yetiştirdi.

2. Yeni Kaleler ve Ivy League'in Dönüşümü: Clark, Chicago ve Columbia

Johns Hopkins'in yarattığı sarsıcı başarı ve prestij, kısa sürede diğer Amerikan üniversitelerini de bir dönüşüm yarışına soktu. Süreç iki hat üzerinden ilerledi: Yeni kurulan araştırma kaleleri ve dönüşmek zorunda kalan köklü Ivy League okulları.

  • Clark Üniversitesi (1887): Worcester, Massachusetts'te kurulan Clark, ilk yıllarında lisans kademesini tamamen reddederek sadece lisansüstü düzeyde (graduate-only) eğitim veren ve tamamen Alman seminer sistemine dayanan radikal bir araştırma enstitüsü olarak yapılandırıldı.
  • Chicago Üniversitesi (1892) ve "Beyin Avı": John D. Rockefeller'ın finansal gücü ve ilk rektör William Rainey Harper'ın vizyonuyla kurulan Chicago Üniversitesi, tam anlamıyla bir Alman ithaliydi. Harper, Clark Üniversitesi'ndeki ve Avrupa'daki en iyi araştırmacıları astronomik maaşlarla transfer ederek (beyin avı), ampirik araştırmayı ve doktora eğitimini okulun kurumsal kimliğinin merkezine koydu.
  • Columbia Üniversitesi ve Seligman Vahası: Muhafazakâr Ivy League okulları arasında Alman modeline kapılarını en erken açan Columbia oldu. Almanya'da (Heidelberg ve Berlin) eğitim gören Edwin R.A. Seligman, Columbia bünyesinde Siyasal Bilimler Fakültesi'ni (Faculty of Political Science) kurdu. Bu fakülte; tarih, hukuk ve iktisadı ampirik, disiplinlerarası bir potada eriten devasa bir "Alman Seminer Vahası" haline geldi. Zamanla Harvard (Frank Taussig liderliğinde) ve Yale de bu doktora ve araştırma odaklı üst katı kendi yapılarına eklemlemek zorunda kaldılar.

3. AEA'nın Doğuşu (1885): İdeolojik Manifestodan "Büyük Çadır" Örgütüne

Almanya'dan dönen genç kuşak iktisatçılar, kurumsal dönüşümü üniversitelerle sınırlı tutmak istemediler; tıpkı Verein für Socialpolitik gibi, ülkenin sosyal politikalarına yön verecek akademik-politik bir örgüt kurmayı amaçladılar. Bu amaçla 1885 yılında Amerikan İktisat Birliği (AEA) kuruldu.

Birliğin kurucu sekreteri ve motor gücü olan Richard T. Ely, AEA için kaleme aldığı ilk taslak manifestoda doğrudan Alman Tarihçi Okulu'nun ve Kürsü Sosyalistlerinin dilini kullandı. Manifesto;

  • Devletin ekonomik ve toplumsal hayatta "ahlaki ve eğitici bir güç" olarak pozitif bir rol üstlenmesi gerektiğini savunuyor,
  • Klasik iktisadın laissez-faire (bırakınız yapsınlar) doktrininin geçmiş bir döneme ait, miyadını doldurmuş bir dogmadan ibaret olduğunu ilan ediyordu.

Meşruiyet Çatışması: Bu açıkça müdahaleci ve "Alman hayranı" söylem, Amerika'nın yerleşik, Anglo-Sakson kökenli ve serbest piyasacı iktisatçıları arasında muazzam bir infiale yol açtı. Yale Üniversitesi'nden ünlü sosyolog/iktisatçı William Graham Sumner ve Johns Hopkins'ten astronom/iktisatçı Simon Newcomb, Ely’nin bu yaklaşımını "bilim dışı, duygusal ve sosyalist" olarak nitelendirerek sert bir biçimde eleştirdiler. Eski kuşak, AEA'yı bütünüyle boykot etmekle tehdit etti.

Amerikan iktisat dünyasının bölünme riski karşısında, genç kuşak stratejik bir geri adım atmak zorunda kaldı. Birlik içindeki meşruiyetini korumak ve tüm iktisatçıları tek çatı altında toplamak amacıyla, Ely'nin radikal Alman müdahaleciliğini yansıtan manifestosu tırpanlandı. AEA, ideolojik bir sosyal politika merkezi olmak yerine, her görüşten iktisatçıyı barındıran, nesnel bilimsel standartları ve yayıncılığı (ilerleyen yıllarda American Economic Review) merkezine alan geniş katılımlı bir "büyük çadır" (big tent) organizasyonuna dönüştü. Böylece Alman kurumsal yapısı ithal edilmiş, ancak Amerikan pragmatizminin süzgecinden geçirilerek ehlileştirilmiş oldu.

IV. Ete Kemiğe Bürünme: Wisconsin Ekolü ve Sosyo-Kültürel Doku

Alman üniversite modeli Johns Hopkins, Columbia ve Chicago gibi merkezlerde entelektüel ve akademik bir başarı olarak rüştünü ispat etse de bu modelin toplumsal alana inmesi, siyasetle eklemlenmesi ve kelimenin tam anlamıyla "ete kemiğe bürünmesi" Orta Batı’da, Wisconsin-Madison Üniversitesi bünyesinde gerçekleşti. Wisconsin, ithal edilen bu akademik zihniyetin Amerikan pragmatizmiyle en radikal ve kalıcı biçimde harmanlandığı, Alman kurumsal geleneğinin Amerikan topraklarında adeta kendi evini bulduğu özgün bir ekole dönüştü.

1. "Wisconsin Fikrî" (The Wisconsin Idea): Fildişi Kuleden Kamusal Alana

Johns Hopkins’ten ayrıldıktan sonra 1892’de Wisconsin Üniversitesi’ne geçen ve Almanya'da Johannes Conrad’ın seminer tezgahından yetişmiş olan Richard T. Ely, burada yükseköğrenim tarihine geçecek olan "Wisconsin Fikrî" (The Wisconsin Idea) akımını başlattı. Bu felsefeye göre, bir eyalet üniversitesinin sınırları, o eyaletin coğrafi sınırlarıyla eşitti.

  • Üniversite ve bünyesindeki sosyal bilimciler fildişi kulelerinde oturup soyut teoriler üretmemeli; doğrudan halkın, çiftçinin, işçinin ve yerel yönetimin hizmetinde olmalıydı.
  • Bilgi, toplumsal ve iktisadi sorunları çözen pratik bir enstrüman olarak kurgulanmıştı.

Bu yaklaşım altında, üniversitedeki iktisatçılar, sosyologlar ve hukukçular, eyalet meclisi ve valiyle (özellikle İlerici Dönem'in simge valisi Robert M. La Follette ile) organik bir ittifak kurdular. Akademik akıl, yasa tasarılarının hazırlanmasında, vergi reformlarında ve kamu yönetimi komisyonlarında doğrudan bir "uzman bürokrasi" olarak işlev gördü. Bu durum, Alman Kürsü Sosyalistlerinin (Kathedersozialisten) Prusya devlet mekanizmasına entelektüel danışmanlık yapma misyonunun Amerika’daki en saf iz düşümüydü.

2. Demografik Uyum: Amerika'nın "Alman Atinası" ve Verimli Topraklar

Alman modelinin Wisconsin’de bu denli derin kök salması ve eyalet politikasına yön verecek kadar taban bulması sadece akademik bir tesadüf değildi; arkasında muazzam bir sosyo-kültürel ve demografik doku bulunuyordu. 19. yüzyılın sonlarında Wisconsin, ABD'de Alman göçmen nüfusunun ve kültürünün en yoğun olduğu eyaletti; öyle ki Milwaukee şehri Amerikan yazınında "Amerika’nın Alman Atinası" (Deutsch-Athen) olarak[1] anılıyordu.

Eyaletteki bu yoğun göçmen tabanının ayırt edici özellikleri, Alman modeline verimli bir toprak sundu:

  • 1848 Devrimcilerinin Mirası (Forty-Eighters): Avrupa'daki 1848 ihtilallerinin başarısızlığından kaçarak Wisconsin'e yerleşen iyi eğitimli, politik bilinci yüksek Alman entelektüelleri ve zanaatkarları, eyalette güçlü bir sivil toplum ve eğitim kültürü oluşturmuştu.
  • Sosyalist İşçi Hareketi: Milwaukee ve çevresindeki sanayi havzasında, Alman göçmenler güçlü sendikalar ve kooperatifler kurdular. Amerika'da ilk kez büyükşehir belediye başkanlıklarını kazanan "Kanalizasyon Sosyalistleri" (Sewer Socialists) olarak bilinen bu kitle, devletin sosyal reformlar yapması, işçi haklarını koruması ve planlı bir toplum düzeni kurması fikrine kültürel olarak zaten aşinaydı.
  • Kurumsal Meşruiyet: Üniversitenin ziraat fakültesinde geliştirilen pratik teknolojiler (örneğin mandıracılığı uçuran Babcock süt testi) Alman çiftçisinin cebini doğrudan büyüttükçe, halk vergi paralarının bilimsel araştırmalara ve sosyal bilim komisyonlarına aktarılmasını her seçimde hararetle destekledi. Alman bürokrasi ve liyakat anlayışı, Wisconsin halkı için yabancı bir ithalat değil, gündelik bir gerçeklikti.

3. John R. Commons, Sendikacılık ve Amerikan Kurumsalcılığının Doğuşu

Wisconsin Ekolü’nün ve bu sosyo-demografik yapının iktisat teorisindeki en büyük anıtı, Richard T. Ely'nin öğrencisi ve halefi olan John R. Commons oldu. Commons, Neoklasik iktisadın piyasayı atomize bireylerin mekanik dengesi olarak gören soyut yaklaşımını bütünüyle reddetti. Onun için iktisat, kurumların, hukukun ve kolektif eylemlerin (collective action) bir sonucuydu.

Commons, Wisconsin’deki verimli işçi hareketi laboratuvarını kullanarak anıtsal çalışmalar üretti:

  • Hukuki ve Kurumsal İnşa: Amerikan işçi hareketinin tarihini yazdı ve sendikaları piyasayı bozan tekelleşmeler olarak değil, işçinin pazarlık gücünü dengeleyen ve kapitalizmi kendi yıkımından koruyan "kurumsal yapılar" olarak tanımladı.
  • Pratik Mevzuat Başarısı: Commons fildişi kulesinde oturmadı; bizzat eyalet yasama komisyonlarında çalışarak Amerika'daki ilk işsizlik sigortası, iş kazası tazminatı ve çalışma saatlerinin düzenlenmesi gibi devrimsel ilerici mevzuatların mimarı oldu. Wisconsin'de yazılan bu kanunlar, daha sonra 1930'larda Franklin D. Roosevelt'in tüm ülkeye uygulayacağı New Deal (Yeni Düzen) politikalarının ve modern Amerikan sosyal devletinin ana taslağını oluşturdu.

Sonuç olarak Wisconsin; Alman Tarihçi Okulu'nun yöntemini, Orta Batı Amerika'nın popülist ve ilerici siyasetiyle yoğurarak Amerikan Kurumsalcılığını (Institutional Economics) doğuran, teorinin ampirik gerçeklikle etle tırnak gibi birleştiği o efsanevi merkeze dönüştü.

V. Modelin Sıra Dışı İzleri: Veblen ve Simons Örnekleri

Alman modelinin Amerikan iktisat düşüncesine nüfuz etme süreci, sadece Ely veya Commons gibi bu ekolün doğrudan bayraktarlığını yapan isimlerle sınırlı kalmamıştır. Modelin kurumsal, tarihselci ve ampirik etkileri, Amerikan iktisat tarihinin en özgün ve aykırı iki figüründe —Thorstein Veblen ve Henry Simons— son derece sıra dışı, derin ve dolaylı izler bırakmıştır. Biri kurumsalcılığın hırçın dehası, diğeri ise Chicago Okulu’nun kurucu babası olan bu iki isim, Alman düşünüş biçimini kendi teorik potalarında bambaşka şekillerde eritmişlerdir.

1. Thorstein Veblen: Almanya’ya Gitmeyen Bir "Tarihçi Okul" Takipçisi

Dönemin önde gelen neredeyse tüm Amerikalı iktisatçılarının aksine, Thorstein Veblen Almanya’da bulunmadı ve orada eğitim görmeyerek bu akademik "Grand Tour" (Avrupa seyahati) rotasını pas geçen istisnai bir isim oldu. Eğitim hayatını tamamen ABD sınırları içinde (Carleton, Johns Hopkins, Yale ve Cornell) tamamlayan Veblen, buna rağmen Alman Tarihçi Okulu’nun neoklasik ortodoksiye yönelik en sert metodolojik silahlarını kuşanmayı başarmıştı.

  • Eğitmenler Kanalıyla Gelen Alman Damarı: Veblen, fiziki olarak Almanya'ya gitmese de ampirik ve evrimsel bakış açısını doğrudan kurucu hocalardan tevarüs etti. Johns Hopkins'te okurken, Gustav von Schmoller'in tezgahından geçmiş olan Richard T. Ely'nin öğrencisi oldu. Yale'de ise Alman felsefesi ve metodolojisine hâkim isimlerle çalıştı. Neoklasik iktisadın tarih dışı, rasyonel insan modelini (Homo economicus) "haz ve acı hesapları yapan homojen bir küre" diyerek tiye alırken, arkasında Alman Tarihçi Okulu'nun kurumsal ve evrimsel zırhı vardı.
  • "Imperial Germany and the Industrial Revolution" (1915): Veblen'in Almanya ile kurduğu en muazzam teorik bağ, I. Dünya Savaşı'nın başlarında kaleme aldığı bu anıtsal eseridir. Ülkeyi hiç görmeden yazdığı bu kitapta Veblen, Alman iktisadi mucizesini harika bir kurumsal çerçeveyle açıklar. Britanya sanayi devrimini yüzyıllar içinde deneme-yanılma yoluyla, eski teknolojilerin ve yerleşik kurumların hantal yükünü taşıyarak gerçekleştirmiştir (Veblen buna "kıdem cezası" / penalty of take-off der). Almanya ise Britanya'nın bu uzun süreçte ürettiği modern sanayi teknolojisini "hazır ve son sürüm olarak ödünç almış" (borrowing technology), üstelik bunu yaparken feodal, hanedanlık temelli otokratik devlet yapısını bozmamıştır. Veblen, bu harmanlamanın Almanya'ya geçici ama muazzam bir endüstriyel üstünlük ve militarist bir güç verdiğini ileri sürerek kurumsal iktisadın en deha analizlerinden birine imza atmıştır.

2. Henry Simons: Weimar Almanyası'nın Gölgesinde Paranın İçselliğini Keşfetmek

Eğer Veblen Alman etkisini uzaktan soluyan bir kurumsalcıysa, Henry Calvert Simons da bu etkiyi tam tersi bir istikametten, Chicago Okulu'nun kalbinden ama doğrudan doğruya Almanya'nın en çalkantılı dönemini yerinde gözlemleyerek alan bir finans teorisyenidir. Simons, 1927-1928 yıllarında Rockefeller Vakfı bursuyla araştırma için Almanya'ya gittiğinde, karşısında 19. yüzyılın o kendinden emin Prusya Almanyası değil; 1923 yıkıcı hiperenflasyonunun travmasını henüz atlatamamış, kırılgan ve istikrarsız Weimar Cumhuriyeti vardı.

Bu seyahat, Simons’ın para felsefesinde ana akım Chicago Okulu’ndan (örneğin Milton Friedman'dan) tamamen ayrışan o meşhur paranın içselliği (endojenliği) fikrinin filizlendiği pratik bir laboratuvar oldu:

  • Alman Bankacılık Sistemi ve Kredi Yaratımı: Simons, Almanya’da büyük mevduat bankalarının (Grossbanken) sanayi ile ne kadar iç içe geçtiğini ve paranın aslında merkez bankasının matbaasından ziyade, modern bankacılık sistemi içindeki kredi talebiyle "içsel" olarak yaratıldığını yerinde gözlemledi. Parayı soyut bir mübadele aracı değil, hukuki-kurumsal bir borç ilişkisi olarak gören Alman geleneği (bilhassa Georg Friedrich Knapp’ın Çartalizm mirası) Simons üzerinde derin bir iz bıraktı.
  • Weimar Travması ve Reichsbank’ın Yanılgısı: 1923 hiperenflasyonu sırasında Reichsbank yönetimi, parayı tamamen içsel görüyor ve "Biz keyfi para basmıyoruz, piyasadaki fiyatlar arttığı için iş dünyasının nakit ve kredi ihtiyacını karşılıyoruz" diyerek kendini savunuyordu. Simons, paranın bu şekilde denetimsizce ve ticari bankaların kredi mekanizması kanalıyla piyasa tarafından "içsel olarak çekilmesinin" macroekonomik istikrarsızlığın ve çöküşlerin ana kaynağı olduğunu bu Avrupa tecrübesiyle kavradı.
  • Meşhur Çözüm: "%100 Rezerv Bankacılığı" (The Chicago Plan): Simons Amerika'ya döndüğünde, paranın bu tehlikeli ve istikrarsızlaştırıcı içselliğini bütünüyle öldürmek için radikal bir kurumsal mühendislik önerdi. Ticari bankaların kısmi rezerv sistemiyle (kredi açarak) adeta birer darphane gibi para yaratmasını engellemek istiyordu. Savunduğu %100 Rezerv sistemi, bankaların mevduat yaratma yetkisini ellerinden alıyor ve parayı tamamen dışsal, devlet eliyle kontrol edilen ve öngörülebilir bir büyüklüğe indirgemeyi amaçlıyordu.

Simons, piyasanın tekelleşmeye ve parasal anarşiye karşı hukuki kurallarla korunması gerektiğini savunurken, sonraki yıllarda Almanya'da doğacak olan Ordoliberalizm (Freiburg Okulu) ile de metodolojik bir akrabalık kurmuştu. Böylece Alman ampirik ve parasal gerçekliği, Chicago Okulu'nun erken dönem liberalizminin en radikal reform tasarılarına hammadde sağlamış oldu.

VI. Sonuç: Melezleşen Bir Paradigma

19.Yüzyılın son çeyreğinde Kıta Avrupası’ndan yükselen ve Atlantik'i aşarak Amerikan yükseköğrenimini sarsan Alman esintisi, iktisat biliminin tarihindeki en büyük kurumsal ve metodolojik dönüşümlerden birine öncülük etmiştir. Ancak bu süreç, Almanya’daki yapının Amerika’ya birebir, statik bir şekilde kopyalanmasıyla değil; zaman içinde yerel dinamiklerle çarpışarak radikal bir biçimde evrilmesi ve melezleşmesiyle sonuçlanmıştır.

1. Tarihselci ve Müdahaleci İçeriğin Törpülenmesi

Alman Tarihçi Okulu’nun ve Verein für Socialpolitik geleneğinin taşıdığı katı tarihselci (historisizm) ve açıkça devlet müdahalesini savunan radikal siyasi içeriği, Amerikan topraklarında aynen korunamamıştır. Richard T. Ely'nin Amerikan İktisat Birliği'ni (AEA) kurarken kaleme aldığı o ilk "kürsü sosyalizmi" kokan manifestonun yerleşik Anglo-Sakson serbest piyasa savunucuları tarafından sertçe budanması, bu törpülenme sürecinin ilk ve en somut işaretiydi.

Amerika'nın pragmatik ve bireyci sosyo-politik yapısı; Alman modelinin devleti ahlaki bir üst-organ olarak gören organik toplum tasavvurunu ve neoklasik teoriyi bütünüyle reddeden metodolojik dışlayıcılığını zamanla sistemin dışına itmiştir. Özellikle I. Dünya Savaşı'nın yarattığı jeopolitik kırılma ve anti-Alman iklim, bu okulun teorik söylemlerinin Amerikan iktisat yazınından kademeli olarak temizlenmesini hızlandırmıştır. Alman modelinin ideolojik ve felsefi iddiaları geride kalırken, geriye Amerikan iktisatçıların kendi ihtiyaçlarına göre rafine edeceği muazzam bir kurumsal iskelet kalmıştır.

2. Alman Altyapısı ile Neoklasik Çerçevenin Büyük Sentezi

Bugün dünyayı domine eden küresel Amerikan iktisat paradigması, ironik bir biçimde, Alman Tarihçi Okulu'nun kurumsal altyapısı ile onun can düşmanı olan soyut, tümdengelimci Neoklasik/Marjinalist teorinin evliliğinden doğmuştur. Amerikalı iktisatçılar, Alman modelinden bilginin üretim ve denetim mekanizmalarını miras almışlardır:

  • Akademik özerkliği ve tek çatılı meşruiyeti sağlayan kurumsal Birlikler (AEA),
  • Bilimsel standartları belirleyen hakemli Dergiler (AER),
  • Büyük veri setlerini toplayıp işleyen bağımsız Araştırma Merkezleri (NBER),
  • Ve bilgiyi üreten o köklü Seminer ve Doktora (Ph.D.) sistemi.

Ancak Amerikalılar, bu devasa ampirik ve kurumsal fabrikanın içine girdi olarak Almanların tarihsel tasvirlerini değil; matematiksel modellemeyi, istatistiki ekonometrik yöntemleri ve neoklasik fiyat teorisini koymuşlardır.

Böylece, alt katında titiz bir veri toplama, ampirik araştırma ve kurumsal disiplin (Alman mirası) barındıran; üst katında ise bu veriyi soyut matematiksel modellerle, rasyonel tercih teorileriyle işleyen (Anglo-Sakson ve Marjinalist miras) benzersiz bir Amerikan melez paradigması doğmuştur. Wesley Mitchell’ın veri odaklı ampirizmi, Henry Simons'ın kurumsal finans analizleri ve nihayetinde neoklasik sentezin matematikselleşmesi, bu melezleşmenin yapı taşlarıdır. Bugün küresel ölçekte kabul gören “modern iktisat bilimi” ve araştırma üniversitesi yapısı, işte bu transatlantik entelektüel göçün, metodolojik çatışmaların ve pragmatik sentezin en anıtsal ürünüdür.

KAYNAKÇA

  • Barber, W. J. (1988). The Breaking of the Academic Monopoly: Economics at Johns Hopkins, Clark, and Chicago. Harvard University Press.
  • Coats, A. W. (1960). "The First Two Decades of the American Economic Association". The American Economic Review, 50(4), 555-574.
  • Commons, J. R. (1934). Institutional Economics: Its Place in Political Economy. Macmillan.
  • Dorfman, J. (1949). The Economic Mind in American Civilization (Vol. 3: 1865-1918). Viking Press.
  • Ely, R. T. (1938). Ground Under Our Feet: An Autobiography. Macmillan.
  • Fine, S. (1956). Laissez Faire and the General-Welfare State: A Study of Conflict in American Thought, 1865–1901. University of Michigan Press.
  • Hodgson, G. M. (2001). How Economics Forgot History: The Problem of Historical Specificity in Social Science. Routledge.
  • Knapp, G. F. (1924). The State Theory of Money (Trans. H. M. Lucas & J. Bonar). Macmillan. (İlk basım: 1905, Staatliche Theorie des Geldes)
  • Mitchell, W. C. (1969). Types of Economic Theory: From Mercantilism to Institutionalism (Ed. J. Dorfman). Augustus M. Kelley.
  • Rutherford, M. (2011). The Institutionalist Movement in American Economics, 1918-1947: Science and Social Control. Cambridge University Press.
  • Schmoller, G. von (1900). Grundriss der allgemeinen Volkswirtschaftslehre. Duncker & Humblot.
  • Seligman, E. R. A. (1925). Essays in Economics. Macmillan.
  • Simons, H. C. (1934). A Positive Program for Laissez Faire: Some Proposals for a Liberal Economic Policy. University of Chicago Press.
  • Simons, H. C. (1948). Economic Policy for a Free Society. University of Chicago Press.
  • Steinmetz, G. (2013). The Sociology and Anthropology of Germany's Empire, 1800-1920. Princeton University Press. (Özellikle Alman üniversite yapısının ve sosyal bilimlerin kurumsallaşması üzerine olan bölümler için)
  • Veblen, T. (1915). Imperial Germany and the Industrial Revolution. Macmillan.
  • Veblen, T. (1898). "Why is Economics not an Evolutionary Science?". The Quarterly Journal of Economics, 12(4), 373-397.

 



[1] Deutsch-Athen: Weimar dönemindeki entelektüel patlamaya, edebi derinliğe, hümanizme ve sanatsal mükemmellik arayışını ifade etmektedir. Bu dönemi insanlık tarihinin altın çağlarından biri olan Klasik Atina ile eşdeğer tutulmaktadır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cambridge'in Kışkırtıcı (Provocative) Dehası: Joan Robinson'ın Entelektüel ve Duygusal Öyküsü

İktisat Eğitimi Öğrencileri Piyasa Yanlısı mı Yapıyor?

TÜRKİYE'NİN ÖNCÜ KADIN AKADEMİSYENLERİ: İKTİSAT VE SOSYAL BİLİMLER ANALİZİ