Austro-Marksizm/ Avusturya-Marksizmi
Austro-Marksizm/
Avusturya-Marksizmi
Ercan Eren
Avusturya-Marksizminin
etik ve demokratik karakterini inceleyen temel kaynak olan “Bottomore, T.
& Goode, P. (1978). Austro-Marxism. Oxford University Press”
yapıtın özetidir.
Austro-Marksizm, 20. yüzyılın başında Viyana'da
ortaya çıkan; Max Adler, Otto Bauer, Rudolf Hilferding ve Karl Renner
gibi düşünürlerin etrafında şekillenen özgün bir Marksist ekoldür. Bu akımı
diğerlerinden ayıran temel özellikler şunlardır:
- Bilimsel ve Sosyolojik Yaklaşım:
Austro-Marksistler, Marksizmi dogmatik bir inanç değil, titiz ve ampirik
bir "toplum bilimi" (sosyoloji) olarak geliştirmeyi
hedeflemişlerdir.
- Felsefi Temeller:
Özellikle Max Adler aracılığıyla, Marksizmi Neo-Kantçı felsefe ve Ernst
Mach'ın pozitivizmi ile ilişkilendirmişler; bilgi kuramı (epistemoloji)
üzerine yoğunlaşmışlardır.
- Üçüncü Bir Yol: Siyasi
olarak, Alman Sosyal Demokrasisindeki "revizyonizm" ile
Bolşevizmin "dogmatizmi" arasında bir konumda yer almışlardır.
Hem devrimci karakteri korumaya çalışmış hem de demokratik ve bilimsel bir
çerçeveye sadık kalmışlardır.
- Teori ve Pratik Birliği: Bu
düşünürler sadece fildişi kulelerinde değil, Avusturya Sosyal Demokrat
İşçi Partisi'nin (S.D.P.) aktif liderleri olarak siyasetin bizzat
içindeydiler.
Bölüm I: Austro-Marksizm'in
Genel Görünümü
Kitabın ilk bölümü, akımın doğuşunu, gelişimini
ve temel iddialarını ele almaktadır.
1. Kökenler ve
"Altın Çağ"
- İsim Babası: Terim, ilk kez Birinci Dünya Savaşı'ndan
önce Amerikalı sosyalist Louis Boudin tarafından Viyana'daki bu genç
Marksist grubu tanımlamak için kullanılmıştır.
- Gelişim: Akım, 1904'te Marx-Studien ve
1907'de Der Kampf dergilerinin kurulmasıyla kurumsallaşmıştır.
1914'e kadar süren dönem, ekolün en üretken ve "altın çağı"
olarak kabul edilir.
2. Temel
Çalışma Alanları
İlk bölümde belirtildiği üzere, ekolün kurucu
isimleri dört ana alanda devrim niteliğinde eserler vermiştir:
- Max Adler: Bilim felsefesi ve Marksizmin yöntemsel
temelleri.
- Otto Bauer: Milliyetçilik ve ulusal sorun (Marksist bir
ulus teorisi geliştirme çabası).
- Rudolf Hilferding: Finans
Kapital eseriyle modern kapitalizmin, kartellerin ve bankaların
analizi.
- Karl Renner: Hukuk kurumlarının sosyal işlevleri ve
devletin ekonomiye müdahalesi.
3. Bilimsel
Program
Austro-Marksistler, Frankfurt Okulu'nun aksine,
metafizik veya estetik sorulardan ziyade Marksizmi "ampirik bir sosyal
bilim" olarak kurguladılar. Frankfurt Okulu Hegelci bir çizgiye kayarken,
Austro-Marksistler Mach ve Kant etkisinde, toplumun nasıl mümkün olduğunu
açıklayan bilimsel bir program yürüttüler.
Değerlendirme
İlk bölümden çıkarılabilecek en önemli sonuç,
Austro-Marksizm'in Marksizmi modernleştirmeye çalışmasıdır. Onlar için
Marksizm, 19. yüzyılda donup kalmış bir doktrin değil; hukuk, psikoloji,
milliyetçilik ve değişen ekonomik yapılar (finans kapital) gibi yeni alanlara
uygulanması gereken canlı bir araştırma yöntemidir.
Ancak, Birinci Dünya Savaşı ve ardından gelen
Bolşevik Devrimi bu ekolü zor durumda bırakmıştır. Batı'nın reformist
partileriyle Doğu'nun komünist partileri arasında sıkışan Austro-Marksistler,
işçi sınıfının birliğini korumaya çalışsalar da 1934'te Avusturya'da faşizmin
yükselişiyle fiziksel ve entelektüel olarak dağılmışlardır.
Bölüm II: Marksist
Yöntem ve Epistemoloji
1. Sosyoloji Olarak Marksizm
Austro-Marksistlerin
en temel iddiası, Marksizmin bir dünya görüşü (Weltanschauung) değil, katı bir "sosyoloji"
olduğudur.
- Bilimsel Nesnellik: Onlara göre Marksizm, toplumsal olayların nedenlerini ve yasalarını
inceleyen deneysel bir bilimdir.
- Dogmatizm Karşıtlığı: Marksizmin metafizik bir inanç sistemi haline getirilmesine şiddetle
karşı çıkarlar. Adler'e göre Marksizm, toplumun hareket yasalarını bulup
çıkaran bir araştırma yöntemidir.
2. Neo-Kantçı Etki ve "Sosyal A Priori"
Max Adler,
Kant'ın bilgi felsefesini Marksizme entegre etmeye çalışır. Bu çabanın en özgün
ürünü "Sosyal A Priori" kavramıdır.
- Toplumsal Bilinç: Kant'ta bireysel bilinç dünyayı nasıl kategorilerle (zaman, mekân
gibi) algılıyorsa, Adler'e göre insan bilinci de doğuştan
"toplumsal"dır. Yani insan, doğası gereği diğer insanlarla
ilişki içinde düşünmeye programlanmıştır.
- Birey-Toplum Bütünlüğü: Bu yaklaşım, "Birey mi önce gelir toplum mu?" tartışmasını
aşmayı hedefler. Adler için birey, ancak toplumsal bir bağlam içinde birey
olabilir.
3. Tarihsel Materyalizmin Yeniden Yorumu
Bu bölümde,
Marksizmin temel taşı olan tarihsel materyalizmin mekanik bir "ekonomik
belirlenimcilik" olmadığı vurgulanır.
- Ekonomik Temel vs. Üst Yapı: Austro-Marksistler, ekonominin her şeyi doğrudan belirlediği
şeklindeki kaba yorumu reddederler. Ekonomi son tahlilde belirleyicidir,
ancak hukuk, ahlak ve bilinç gibi unsurların kendi iç mantığı ve özerkliği
vardır.
- Teleoloji Reddi: Tarihin kaçınılmaz olarak sosyalizme evrileceği yönündeki kaderci
(teleolojik) anlayışı reddederler. Sosyalizm bir zorunluluk değil,
bilimsel verilere dayanan bilinçli bir etik irade ve eylem
sonucunda gerçekleşebilir.
4. Bilim ve Etik Ayrımı
Adler,
bilimsel olanla etik olanı birbirinden ayırır:
- Marksizm Nedir? "Neyin olduğunu" açıklayan bir bilimdir (Betimleyici).
- Sosyalizm Nedir? "Neyin olması gerektiğini" söyleyen etik bir hedeftir
(Normatif).
- Bu ayrım sayesinde sosyalizm, sadece
ekonomik bir çöküşün sonucu değil, aynı zamanda insanın özgürleşme
isteğine dayanan ahlaki bir seçim olarak konumlandırılır.
Değerlendirme
İkinci bölüm,
Austro-Marksizmin neden "Entelektüel Marksizm" olarak
anıldığını kanıtlar niteliktedir. Max Adler'in epistemolojik (bilgi kuramsal)
çalışmaları, Marksizmi 19. yüzyılın pozitivist ve kaba materyalist
çıkmazlarından kurtarıp; daha sofistike, felsefi derinliği olan ve bilimsel
yöntemle barışık bir zemine oturtma çabasıdır.
Bölüm III: Ulus,
Milliyetçilik ve Ulusal Sorun
1. Ulusun Tanımı: "Kader Birliği"
Bauer, ulusu
biyolojik (ırk) veya tamamen coğrafi bir tanım yerine, tarihsel ve psikolojik
bir çerçeveye oturtur.
- Kültürel Tanım: Ulus, ortak bir kader üzerinde temellenen bir "karakter
topluluğudur."
- Kader Birliği: Bir ulusu oluşturan bireyler, aynı tarihi yaşamış olmaları ve bu
tarihin yarattığı ortak kültürel değerler sayesinde birbirlerine
bağlanırlar.
- Evrimsel Süreç: Bauer’e göre uluslar durağan değildir; kapitalizm öncesinde sadece
egemen sınıfların (aristokrasi) sahip olduğu "ulusal kültür",
kapitalizm ve sosyalizm ile birlikte halkın geniş kesimlerine yayılır.
2. Ulusal Kültürel Özerklik (National-Cultural Autonomy)
Avusturya-Macaristan
İmparatorluğu'nun çok uluslu yapısı (Almanlar, Macarlar, Çekler, Polonyalılar,
İtalyanlar vb.), Austro-Marksistleri klasik "ulus-devlet" modeline
alternatif aramaya itmiştir.
- Toprak Dışı Özerklik: Karl Renner ve Otto Bauer, ulusal hakların toprağa değil, kişiye
bağlı olmasını savundular. Yani bir Çek vatandaşı nerede yaşarsa
yaşasın (Viyana’da bile olsa), kendi dilinde eğitim alabilmeli ve kendi
ulusal kurullarını seçebilmelidir.
- Demokratik Federasyon: İmparatorluğun parçalanması yerine, her ulusun kendi kültürel
işlerini yönettiği, merkezi devletin ise sadece ortak ekonomik ve siyasi
işlerle ilgilendiği demokratik bir federasyon önerdiler.
3. Milliyetçilik ve Sınıf Mücadelesi
Bauer,
milliyetçiliğin işçi sınıfı için neden bu kadar güçlü bir çekim merkezi
olduğunu anlamaya çalışır:
- Modernleşme Etkisi: Köylülerin şehirlere göç edip işçileşmesi, onları eski bağlarından
koparır ve bir "ulusal kimlik" arayışına iter.
- Sosyalizmin Rolü: Austro-Marksistlere göre sosyalizm, ulusal kültürleri yok etmeyecek;
aksine, kültürü egemen sınıfların tekelinden kurtararak tüm ulusa mal
edecektir. Gerçek ulusal özgürlük ancak sosyalizm ile mümkündür.
4. Enternasyonalizm Anlayışı
Bu bölüm,
Austro-Marksistlerin neden Lenin’in "Ulusların Kendi Kaderini Tayin
Hakkı" (ayrılma hakkı) fikrine mesafeli durduğunu açıklar:
- Bauer ve Renner, imparatorlukların
parçalanmasının ekonomik olarak gerilemeye (pazarların küçülmesine) yol
açacağını savunuyorlardı.
- Onların hedefi, büyük ekonomik birimleri
koruyarak içinde kültürel çeşitliliği yaşatmaktı.
Değerlendirme
Üçüncü bölüm,
Austro-Marksizmin ne kadar "gerçekçi" bir damara sahip
olduğunu gösterir. Diğer Marksistler milliyetçiliği "burjuva
illüzyonu" diyerek küçümserken, Bauer bunun sosyolojik bir gerçeklik
olduğunu kabul etmiş ve onu Marksist teoriye entegre etmeye çalışmıştır.
Bugün modern
dünyadaki "çok kültürlülük" ve "kültürel haklar"
tartışmalarının pek çok kökü, aslında bu bölümde anlatılan Austro-Marksist
teorisyenlerin 120 yıl önceki arayışlarında yatmaktadır.
Bölüm IV: Ekonomik
Analiz: Finans Kapital ve Örgütlü Kapitalizm
1. Finans Kapital Kavramı
Hilferding,
Marx’ın Kapital’de bıraktığı yerden devam ederek, 20. yüzyılın başında
kapitalizmin girdiği yeni aşamayı tanımlar.
- Banka ve Sanayi Kaynaşması: Serbest rekabetçi dönem geride kalmış; banka sermayesi ile sanayi
sermayesi iç içe geçerek "Finans Kapital"i oluşturmuştur.
- Bankaların Hakimiyeti: Bankalar artık sadece kredi veren kurumlar değil, sanayi devlerinin
yönetiminde söz sahibi olan ve yatırımları yönlendiren stratejik merkezler
haline gelmiştir.
2. Tekelleşme ve Karteller
Bu bölümde,
rekabetin kendi zıddına (tekellere) nasıl dönüştüğü analiz edilir.
- Rekabetin Sonu: Büyük şirketler, kâr oranlarını korumak için kendi aralarında
karteller ve tröstler kurarak piyasayı paylaşırlar.
- Fiyat Mekanizması: Fiyatlar artık "görünmez el" tarafından değil, bu dev
organizasyonların bilinçli kararlarıyla belirlenmeye başlar.
3. Örgütlü Kapitalizm (Organized Capitalism)
Hilferding’in
en özgün teorilerinden biri olan "Örgütlü Kapitalizm", devletin ve
dev şirketlerin ekonomiyi planlı bir şekilde yönettiği bir aşamayı betimler.
- Kaostan Düzen: Kapitalizmin o meşhur "piyasa anarşisi", yerini devasa bir
planlama ve organizasyon yapısına bırakmaktadır.
- Devletin Rolü: Devlet, artık sadece dışsal bir bekçi değil, gümrük tarifeleri ve
sömürge politikalarıyla finans kapitalin çıkarlarını koruyan aktif bir
aktördür.
4. Sosyalizme Geçişin Yeni Yolu
Bu ekonomik
analiz, Austro-Marksistlerin siyasi stratejisini de belirler.
- Ele Geçirme Stratejisi: Ekonomi zaten birkaç büyük banka ve merkez tarafından
"örgütlü" bir şekilde yönetiliyorsa, sosyalizme geçiş için bu
"kumanda merkezlerini" demokratik olarak ele geçirmek yeterli
olacaktır.
- Kamulaştırma: Hilferding'e göre, altı büyük Berlin bankasını kamulaştırmak,
toplumun tüm ekonomik sinir sistemini kontrol altına almak anlamına gelir.
Değerlendirme
Dördüncü
bölüm, Austro-Marksizmin neden "gerçekçi bir ekonomi politik"
ürettiğini gösterir. Hilferding’in analizi o kadar güçlüydü ki, daha sonra
Lenin’in Emperyalizm teorisine de temel teşkil etmiştir. Ancak
Hilferding, Lenin’den farklı olarak bu süreçten şiddetli bir kopuş değil,
"ekonomik demokrasinin" inşası yoluyla evrimsel bir geçiş imkânı
çıkarmıştır.
Bu bölüm aynı
zamanda, serbest piyasanın yerini alan devasa bürokratik yapıların, sosyalizmin
ön hazırlığı (ancak demokratik bir denetim şartıyla) olarak görüldüğü ilginç
bir perspektif sunar.
1. Savunmacı Şiddet (Defensive Violence) Teorisi
Austro-Marksistler,
reformizm ile devrim arasındaki dengeyi bu özgün kavramla kurmaya
çalışmışlardır.
- Demokrasiye Bağlılık: Sosyalizme geçişin ideal yolunun demokratik mekanizmalar ve
parlamento olduğu savunulur.
- Şiddetin Koşulu: Otto Bauer’e göre işçi sınıfı şiddete ancak karşı-devrimci güçler
demokrasiyi askıya alırsa veya işçi sınıfının demokratik kazanımlarına
saldırırsa başvurmalıdır. Yani şiddet, bir fetih aracı değil, kazanılmış
hakları koruma kalkanıdır.
2. İki Buçukuncu Enternasyonal (Viyana Birliği)
Birinci Dünya
Savaşı sonrası uluslararası sosyalist hareket ikiye bölünmüştü: Reformist
İkinci Enternasyonal ve Devrimci/Bolşevik Üçüncü Enternasyonal (Komintern).
- Üçüncü Yol Arayışı: Austro-Marksistler, 1921 yılında "İki Buçukuncu
Enternasyonal" olarak bilinen Sosyalist Partilerin Uluslararası
Çalışma Birliği'ni kurdular.
- Misyon:
Hedefleri, Batı'nın parlamenter sosyalizmi ile Sovyetler'in tek parti
diktatörlüğü arasında bir sentez oluşturmak ve uluslararası proletaryanın
birliğini yeniden sağlamaktı.
3. "Denge Durumu" ve Sosyal Restorasyon
Bauer, savaş
sonrası Avusturya'daki durumu bir "güç dengesi" (Gleichgewicht der
Klassenkräfte) olarak tanımlar.
- Sınıf Dengesi: Ne burjuvazi ne de proletarya birbirini tam olarak alt edememiştir.
Bu durum, toplumsal uzlaşıya dayalı bir "sosyal cumhuriyet"
aşamasını zorunlu kılar.
- Belediye Sosyalizmi (Kızıl Viyana): Siyasi iktidarın tam olarak ele geçirilemediği bu denge döneminde,
yerel yönetimler (özellikle Viyana Belediyesi) aracılığıyla konut, eğitim
ve sağlıkta devrim niteliğinde sosyal reformlar uygulanmıştır.
4. Diktatörlük Sorunu ve Bolşevizm Eleştirisi
Austro-Marksistler,
Sovyet deneyimine karşı ikircikli bir tutum sergilemişlerdir.
- Zorunluluk vs. Model: Rus Devrimi'ni tarihsel bir zorunluluk olarak selamlamışlar, ancak
oradaki "proletarya diktatörlüğü" modelinin gelişmiş sanayi
toplumları (Batı Avrupa) için uygun olmadığını savunmuşlardır.
- Özgürlük Vurgusu: Onlar için sosyalizm, demokrasinin reddi değil, onun en yüksek
seviyeye (ekonomik demokrasiye) ulaştırılmasıdır.
Değerlendirme
Beşinci bölüm,
Austro-Marksizmin neden "trajik" bir sonla bittiğinin
ipuçlarını verir. Hem komünistler tarafından "pasifist" olmakla hem
de sağ kanat tarafından "gizli devrimci" olmakla suçlanmışlardır.
"Savunmacı şiddet" stratejisi, 1934'te faşistlerin yükselişi karşısında
maalesef pratiğe dökülememiş ve hareketin fiziki yenilgisine engel olamamıştır.
Buna rağmen,
bu bölümün anlattığı "demokratik sosyalizm" ve "üçüncü yol"
arayışları, İkinci Dünya Savaşı sonrası modern Avrupa sosyal demokrasisinin ve
"Avrupa Komünizmi"nin (Eurocommunism) en önemli teorik köklerinden
birini oluşturur.
Bölüm VI: Kriz, Faşizm ve Siyasi Miras
1. 1929
Ekonomik Buhranı ve Siyasi Felç
1929 Dünya Ekonomik Bunalımı,
Austro-Marksistlerin "Örgütlü Kapitalizm" teorisini test eden bir
süreç oldu.
- Teorik Sarsıntı:
Hilferding'in kapitalizmin artık daha istikrarlı ve "planlı"
olduğu yönündeki tezi, derinleşen kriz ve işsizlik karşısında ciddi bir
darbe aldı.
- Stratejik Çıkmaz: Sosyal
Demokrat Parti (S.D.P.), ekonomik çöküş karşısında radikal bir sosyalist
atılım mı yapacağı, yoksa sistemi kurtarmaya mı çalışacağı konusunda
kararsız kaldı. Bu durum, işçi sınıfı arasında bir hayal kırıklığı
yarattı.
2. Faşizmin
Yükselişi ve "Savunmacı Şiddet"in İflası
Austro-Marksizmin "karşı taraf saldırmadıkça
şiddete başvurmama" ilkesi, yükselen faşizm karşısında bir zaafiyete
dönüştü.
- Dollfuss Darbesi: 1933'te
Şansölye Engelbert Dollfuss'un parlamentoyu feshetmesiyle demokrasi askıya
alındı. Austro-Marksistler, "savunmacı şiddet" için gereken anın
gelip gelmediğini tartışırken inisiyatifi kaybettiler.
- 1934 İç Savaşı: Şubat
1934'te gecikmiş bir direniş (Viyana'daki işçi konutlarında yaşanan
çatışmalar) başladı ancak devletin askeri gücü karşısında kısa sürede
ezildi. Bu, "Kızıl Viyana" döneminin ve Austro-Marksizmin
örgütlü varlığının sonu oldu.
3. Sürgün ve
Dağılma
Hareketin lider kadrosu için zorlu bir sürgün
dönemi başladı.
- Kayıplar: Otto Bauer önce Çekoslovakya’ya, ardından
Paris’e kaçtı ve orada 1938'de hayatını kaybetti. Rudolf Hilferding, Nazi
işgali altındaki Fransa'da Gestapo tarafından yakalandı ve 1941'de
hücresinde ölü bulundu.
- Entelektüel Göç: Max
Adler ve diğer pek çok düşünür, Avrupa'nın karanlığa gömülmesiyle
fikirlerini yayacak zeminlerini kaybettiler.
Değerlendirme
Altıncı bölüm, Austro-Marksistlerin "teoride
dev, pratikte kurban" oldukları gerçeğini yüzümüze çarpar. Onlar,
dünyayı anlamak ve açıklamak konusunda muazzam bir başarı sergilerken, faşizmin
kaba kuvveti karşısında entelektüel inceliklerinin yetersiz kaldığını gördüler.
Bölüm VII: İdeoloji
ve Kültür
1. Sosyalizmin Kültürel Boyutu
Austro-Marksistler
için sosyalizm, sadece üretim araçlarının el değiştirmesi veya midedeki ekmeğin
artması değildir.
- Yeni Bir İnsan: Sosyalizmin asıl amacı, kapitalizmin yarattığı
"yabancılaşmış" insanı dönüştürmek ve onu kültürel olarak
özgürleştirmektir.
- Eğitim ve Aydınlanma: İşçi sınıfının sadece siyasi değil, entelektüel bir özne haline
gelmesi gerektiğini savunurlar. Bu yüzden Viyana'da kütüphaneler, işçi
tiyatroları ve halk üniversiteleri kurmaya büyük önem vermişlerdir.
2. İdeoloji Eleştirisi: "Toplumsal Bilinç"
Max Adler'in
ideolojiye bakışı, onu basit bir "yanlış bilinç" olmaktan çıkarır.
- Ruhsal Yaşamın Yasaları: Adler, ideolojinin toplumsal yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğunu ve
bireyin düşünce yapısının sosyal çevresi tarafından nasıl
şekillendirildiğini (sosyolojik bir perspektifle) inceler.
- Bilim ve İdeoloji Ayrımı: Bilimin (Marksizm) nesnel gerçekliği aradığını, ideolojinin ise
sınıfsal çıkarları yansıttığını ancak bu ikisinin sürekli etkileşim
halinde olduğunu belirtir.
3. "Kızıl Viyana" ve Yaşam Biçimi (Lebensform)
Bu bölümde
ideolojinin sadece kitaplarda değil, gündelik yaşamda nasıl cisimleştiği
anlatılır.
- Belediye ve Kültür: 1920'lerin Viyana'sındaki devasa sosyal konut projeleri
(Karl-Marx-Hof gibi), sadece barınma değil, ortak çamaşırhaneler, kreşler
ve parklarla "kolektif bir yaşam biçimi" inşa etme girişimidir.
- İşçi Kültürü: Burjuva kültürüne eklemlenmek yerine, işçi sınıfının kendi sanatsal
ve kültürel değerlerini yaratması hedeflenir.
4. Din ve Marksizm
Austro-Marksistlerin
(özellikle Max Adler) din konusundaki tutumu diğer Marksistlere göre daha
nüanslıdır.
- Bireysel Vicdan: Dini sadece "halkın afyonu" olarak görüp yasaklamak yerine,
onu sosyolojik bir olgu olarak analiz ederler.
- Ateizm Zorunluluğu Yok: Sosyalizmin bilimsel bir temeli olduğunu ama bireyin dini inancının
(toplumsal mücadeleye engel olmadığı sürece) vicdani bir mesele olduğunu
savunmuşlardır.
Özetle
"İdeoloji
ve Kültür" bölümü, Austro-Marksizmin "insan
odaklı" ve "eğitim temelli" yüzünü temsil eder. Onlar için
devrim, sadece bir hükümetin devrilmesi değil, insan ruhunun ve düşüncesinin
kapitalist kalıplardan kurtulmasıdır
Değerlendirme
Yedinci bölüm,
aslında tüm kitabın bir muhasebesidir. Austro-Marksizm, 20. yüzyılın başında
Viyana'da parlayan, ancak tarihin en karanlık dönemlerinden birine denk gelerek
sönen bir yıldız gibidir. Yine de bu bölümün altını çizdiği gibi, bugün hala demokrasi,
etik, kültür ve ekonomi arasındaki dengeyi arayan her siyasi düşünce, ister
istemez bu "Viyanalı profesörlerin" mirasına çarpar.
GENEL DEĞERLENDİRME
Austro-Marksizm,
Marksist düşünce tarihinde bir "parantez" gibi durur; ancak bu
parantez, bugün bile içinden geçtiğimiz pek çok soruna ışık tutacak
zenginliktedir.
1. Bir
"Uyum" Arayışının Trajedisi:
Austro-Marksistler, birbirine zıt görünen kavramları sentezlemeye çalıştılar:
Bilim ile etiği, milliyetçilik ile enternasyonalizmi, demokrasi ile devrimi. Bu
sentez çabası onları entelektüel olarak devleştirirken, siyasetin siyah-beyaz
dünyasında (Faşizm vs. Stalinizm) "gri" bir bölgede bırakarak
savunmasız kılmıştır.
2. Ekonomik
Öngörü ve Siyasi Pasifizm: Hilferding’in "Finans
Kapital" analizi, kapitalizmin evrimini anlamak açısından ne kadar
dâhiceyse, bu evrimin barışçıl yollarla sosyalizme evrileceği beklentisi de o
kadar talihsiz olmuştur. Ekonomiyi bir "saat mekanizması" gibi rasyonel
gören bu bakış, faşizmin rasyonel olmayan, yıkıcı gücünü öngörememiştir.
3.
"Klinik İktisatçı" Olarak Austro-Marksistler: Austro-Marksistler, toplumu teşhis eden, röntgenini çeken (Hilferding ve
Adler) ve tedavi reçeteleri hazırlayan (Bauer ve Renner) gerçek birer
"klinisyen" gibi davrandılar. Ancak onlar, hastanın (toplumun) bazen
reçeteyi yırtıp atacak ve hastaneyi (demokrasiyi) ateşe verecek kadar
"irrasyonel" bir cinnet geçirebileceğini (nazizm/faşizm) hesaba
katmakta geç kaldılar.
4. Bir "Kayıp Kıta" Olarak Austro-Marksizm
Yazar,
Austro-Marksizmi sosyalizmin tarihinde bir "kayıp kıta"ya benzetir.
- Zengin Miras: Onlar, Marksizmin hem bilimsel hem de demokratik olabileceğini,
dogmalara sapmadan da devrimci kalınabileceğini kanıtlamaya
çalışmışlardır.
- Dersler: Onların
başarısızlığı, teorinin ne kadar parlak olursa olsun, toplumsal güç
ilişkilerini ve siyasi iradeyi hesaba katmadan dünyayı değiştiremeyeceğini
öğretir.
·
Sonuç Olarak: Austro-Marksizm, sosyalizmin "vicdanı ve aklı" olmayı denedi.
Bugün Avrupa’nın sahip olduğu sosyal hakların, kültürel özerklik
tartışmalarının ve demokratik kurumların pek çoğunun kökeninde bu Viyanalı
düşünürlerin "imkânsız sentezi" yatar. Onlar fiziksel olarak
yenildiler, ancak fikirleri modern dünyanın DNA'sına sızmayı başardı.
EK I: Karl Polanyi Ayrıntısı
1. Viyana Ortamı ve "Sosyalist Muhasebe" Tartışması
Polanyi,
1924'ten 1933'e kadar Viyana'da yaşadı ve o dönemin en önemli ekonomi
dergilerinden biri olan Der Österreichische Volkswirt’in editörlüğünü
yaptı.
- Mises ve Hayek ile Kavga: Avusturya Okulu’nun (liberalizm) merkezi olan Viyana'da, Polanyi;
Otto Bauer ve diğer Austro-Marksistlerle aynı saftaydı. Ludwig von
Mises'in "Sosyalizmde rasyonel hesaplama yapılamaz" iddiasına
karşı, Polanyi de Austro-Marksistler gibi sosyalizmin teknik ve ahlaki
olarak mümkün olduğunu savundu.
2. "Piyasa Karşıtı" Ortaklık: Ekonomi Topluma Gömülüdür
Polanyi’nin
meşhur "embeddedness" (gömülülük) kavramı, Austro-Marksizmin
antropolojik bakışıyla çok uyumludur.
- Austro-Marksistler (özellikle Max Adler ve
Otto Bauer), ekonominin teknik bir alan değil, toplumsal bir ilişki
olduğunu savunuyorlardı. Polanyi bu fikri zirveye taşıyarak; serbest
piyasanın toplumu parçalayan "yapay" bir kurgu olduğunu, ekonominin
ise ancak toplumsal ihtiyaçlara hizmet ettiği sürece "normal"
olduğunu söyledi. Bu, Austro-Marksizmin "ekonomik demokrasi"
hedefinin teorik bir temellendirmesidir.
3. Milliyetçilik ve Kültür: Otto Bauer ile Benzerlik
Polanyi, Otto
Bauer'in ulus teorisinden derinlemesine etkilenmiştir.
- Polanyi de Bauer gibi, insanların sadece
"ekonomik hayvanlar" olmadığını, kültürel kimliklerine ve
geleneklerine sahip çıkma ihtiyaçları olduğunu biliyordu. Büyük Dönüşüm'de
faşizmin yükselişini açıklarken kullandığı "toplumun kendini koruma
refleksi" tezi, Bauer’in işçi sınıfının kültürel ve ulusal
ihtiyaçlarını anlama çabasıyla büyük benzerlik gösterir.
4. "Büyük Dönüşüm" ve Austro-Marksizmin Çöküşü
Polanyi’nin
başyapıtı Büyük Dönüşüm, aslında Austro-Marksistlerin de içinde olduğu o
19. yüzyıl uygarlığının ve 1930'lardaki yıkımın bir otopsisidir.
- Austro-Marksistler bu çöküşü "Finans
Kapital" veya "Sınıf Mücadelesi" üzerinden açıklarken;
Polanyi daha antropolojik bir yerden, piyasa ekonomisinin doğayı ve insanı
"meta"ya (hayali metalar) dönüştürmesinin yarattığı felaket
olarak açıklar.
Ayrıştıkları Nokta: Marksizme Bakış
Polanyi
kendini hiçbir zaman tam anlamıyla bir "Marksist" olarak tanımlamadı
(daha çok bir Hristiyan Sosyalisti veya Lonca Sosyalisti çizgisine yakındı).
- Polanyi, Marksizmin "ekonomik
belirlenimcilik" (altyapı-üstyapı) kısmına her zaman şüpheyle
yaklaştı. Bu noktada, Marksizmi Neo-Kantçı bir etik zeminine oturtmaya
çalışan Max Adler'e çok yakındı. İkisi de sosyalizmin sadece bir
iktisadi zorunluluk değil, bir etik ve insani zorunluluk olduğunu
savunuyordu.
Özetle: Polanyi, Austro-Marksizmin bir üyesi değildir ama onlarla aynı
"entelektüel mutfakta" pişmiştir. Austro-Marksistler
ona kurumsal ve siyasi bir çerçeve sunarken, Polanyi onlara dünya
tarihsel ve antropolojik bir derinlik katmıştır. Eğer Austro-Marksizm bir
"klinikse", Polanyi o kliniğin en parlak dış danışmanlarından biridir
diyebiliriz.
EK II: Polanyi’nin
Hristiyan Sosyalizmi ve Lonca Sosyalizmi (Guild Socialism) Söyleminde Austro-Marksizm
Arayışı
1. Viyana: Teorik Yakınlık
Polanyi,
Viyana'dayken de piyasa ekonomisinin insan doğasına aykırılığını tartışıyordu.
O dönemde, Austro-Marksistlerin "etik sosyalizm" arayışına (özellikle
Max Adler’e) saygı duyuyordu. Ancak Marksizmin determinist (tarihsel
kaçınılmazlık) tarafı onu hiçbir zaman tam tatmin etmedi. Avusturya’daki
dini-sosyalist çevrelerle de temas halindeydi, fakat bu henüz bir
"kimlik" haline gelmemişti.
2. İngiltere: Gerçek Karşılaşma (1933 Sonrası)
1933'te
İngiltere'ye göç ettiğinde, Polanyi aradığı "ruhsal ve kurumsal"
zemini buldu.
- Lonca Sosyalizmi (G.D.H. Cole Etkisi): İngiltere'de merkezi devlet yerine, üreticilerin kendi kendini
yönettiği yerel birimlere (loncalara) dayanan bu gelenek, Polanyi'nin
"piyasa karşıtı ama demokratik" arayışıyla tam örtüştü.
- Hristiyan Sosyalizmi: İngiltere'de işçi sınıfı hareketi kıta Avrupa'sı gibi sadece Marksist
değil, aynı zamanda çok güçlü bir dini/etik gelenek (Metodizm ve Anglikan
Sosyalizmi) üzerine kuruluydu. Polanyi, kapitalizmin insanı
"meta"ya indirgemesini sadece ekonomik bir hata değil, aynı
zamanda teolojik bir günah olarak gören bu bakış açısını burada
benimsedi.
3. "The Great Transformation"ın (Büyük Dönüşüm) İngiliz Kökleri
Polanyi,
meşhur kitabını yazarken aslında İngiliz iktisat tarihini (Speenhamland
yasaları vb.) laboratuvar olarak kullandı.
- Piyasanın toplumu nasıl parçaladığını bir
"iktisatçı" gibi değil, toplumsal bağların kutsallığına inanan
bir "sosyal antropolog" veya "etik sosyalist" gibi
analiz etti.
- İngiliz işçi sınıfının, piyasanın yıkımına
karşı verdiği direnci, dini ve ahlaki bir hayatta kalma çabası olarak
gördü.
“Tedavi" İngiltere'de Değişti
Eğer Polanyi
bir klinisyense; Viyana'da hastanın (toplumun) anatomisini ve hastalığın
(piyasanın) fizyolojisini öğrendi. Ancak İngiltere'de, bu hastalığa
karşı uygulanacak olan "ilaç" listesini güncelledi. Artık reçeteye
sadece "kamulaştırma" yazmıyordu; "yerel öz yönetim"
(Lonca) ve "etik/manevi uyanış" (Hristiyan Sosyalizmi) ekliyordu.
Bu durum, onun
Austro-Marksistlerden en büyük kopuşudur. Austro-Marksistler "bilimsel bir
sosyalizm" peşindeyken, Polanyi İngiltere'de "yaşayan ve
hissedilen bir sosyalizme" evrildi.
Yorumlar
Yorum Gönder