YAVAŞ BİR NEHRİN DERİN YÜRÜYÜŞÜ: JOHN R. COMMONS (1862-1945)

 

YAVAŞ BİR NEHRİN DERİN YÜRÜYÜŞÜ: JOHN R. COMMONS (1862-1945)

Ercan Eren

1888 yılının serin bir akşamında, Baltimore’daki Johns Hopkins Üniversitesi’nin loş koridorlarında yankılanan ayak sesleri, aslında bir çöküşün ritmini tutuyordu. Genç John, elindeki sınav kağıtlarına değil, kendi zihninin derinliklerine bakıyordu. İçeride, Richard T. Ely’nin ve diğer devasa akademik figürlerin karşısında dili tutulmuş, kelimeleri boğazında düğümlenmişti.

Herkesin "parlak" dediği, formülleri bir çırpıda tahtaya döken o "hızlı" zihinlerin arasında John, kendini kış ortasında yaprak dökmüş tek ağaç gibi hissediyordu. Oysa onun suçu anlamamak değil, her şeyi fazla anlamaktı. Bir denklemin içindeki değişkeni değil, o değişkenin arkasındaki insanı, alın terini ve o terin döküldüğü hukuki zemini görüyordu.

İki Dünya Arasında Bir Çocukluk

John’un zihni, aslında evindeki o bitmek bilmeyen iç savaşın bir meyvesiydi. Annesi Mary, pencereleri sımsıkı kapalı bir disiplin abidesiydi; oğlunun bir din adamı ya da parmakla gösterilen bir deha olmasını istiyordu. Babası ise, iflasların ve hayallerin arasında savrulan, felsefe kitaplarının kokusunda huzur arayan bir bohemdi.

John, bu iki dünya arasında sıkışmış, "yavaş" bir çocuktu. Matematik formülleri onun için soğuk demir parmaklıklardı. Bir şeyi anlaması için ona dokunması, onu parçalara ayırması ve yeniden bir dava dosyası gibi kurması gerekiyordu. Akademinin "hızlı" dünyası için o, sadece bir "yetersiz"di.

"Doktorasız" Bir Devrimin İlk Adımları

Syracuse’dan kovulduğunda, cebinde ne bir unvan ne de bir kuruş vardı. 37 yaşındaydı. Rektörün "Senin gibi birinin akademik camiada yeri yok" sözü, bir mühür gibi alnına kazınmıştı. Ama John, o gün kütüphanelerin steril havasını ciğerlerinden dışarı attı. New York’un matbaa odalarına, mürekkep ve ter kokusuna sığındı.

Bir dizgi işçisi olarak çalışırken, elleri mürekkeple karardıkça zihni aydınlanıyordu. Okulda öğretilen "arz-talep" eğrilerinin, o matbaadaki sendika odasında verilen hak mücadelesini açıklamadığını gördü. İktisat, kâğıt üzerinde bir denge değil; insanların birbirine karşı kurduğu kurallar, verdiği sözler ve girdiği "işlemlerdi" (transactions).

O, doktorasından "çakmış" bir adam olarak sokakların profesörü olmaya karar verdi. Mezbahalarda, atölyelerde ve mahkeme koridorlarında; iktisadın "yaşayan hukuk" olduğunu keşfetti. Bir mülkiyet, sadece bir nesneye sahip olmak değildi; toplumun size verdiği bir "beklentiydi".

 

Wisconsin: Laboratuvar Olarak Eyalet

1904’te Madison’a, Wisconsin’e ayak bastığında, o artık bir "akademik tutunamayan" değil, bir "iktisadi mühendis"ti. Vali La Follette ile yan yana geldiğinde, teorinin sadece kitaplarda değil, yasalarda yaşaması gerektiğini savundu.

Onun "çocukları" dediği öğrencileri, sınıflarda değil, eyalet meclisinin tozlu kayıtları arasındaydı. Onlara şunu öğretti: "Hızlı cevapların değil, doğru soruların peşinden gidin." Kendisi doktorasını alamamıştı ama öğrencileri, Amerika’nın geleceğini inşa edecek olan "Beyin Takımı" (Brain Trust) haline geldi. Sosyal güvenlikten işsizlik sigortasına kadar, bugünkü modern dünyanın tüm "vicdanı", o yavaş zihnin Wisconsin’de kurduğu laboratuvardan çıktı.

Epilog: Sessiz Zafer

John R. Commons, ömrünün son demlerinde yazdığı Myself otobiyografisinde, o meşhur itirafını yaptı:

"Benim zihnim bir birikim makinesi değil, bir ayıklama makinesiydi. Enkazın içinden neyin işe yaradığını bulmam yıllar sürdü."

1934 yılında, tüm dünya Büyük Buhran’ın karanlığında boğulurken, onun Wisconsin’de ektiği tohumlar New Deal (Yeni Düzen) olarak filizleniyordu. Keynes, makro dengeleri kurgularken, Commons’ın öğrencileri o dengelerin üzerinde yükseleceği hukuki iskeleti çoktan çatmıştı.

O, matematikten anlamayan o "yavaş" çocuk, sonunda dünyaya şunu kanıtlamıştı: İktisat bir soğuk rakamlar bilimi değil, bir "insan ve hak" sanatıydı. Bugün Nobel alan kurumsalcılar, onun yüz yıl önce açtığı o patikada yürüyorlar. Belki de Commons, Nobel Komitesi’nin "etkinlik" ve "verimlilik" vurgularına, bir matbaa işçisinin bilgeliğiyle bıyık altından gülüyordur.

Çünkü o biliyordu ki; asıl değer "hız" değil, "makuliyet"ti (reasonableness). Ve yavaş akan nehirler, her zaman en derin yatağı kazardı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cambridge'in Kışkırtıcı (Provocative) Dehası: Joan Robinson'ın Entelektüel ve Duygusal Öyküsü

İktisat Eğitimi Öğrencileri Piyasa Yanlısı mı Yapıyor?

TÜRKİYE'NİN ÖNCÜ KADIN AKADEMİSYENLERİ: İKTİSAT VE SOSYAL BİLİMLER ANALİZİ