“BEYAZ ADAM” VE ÖTEKİ ÜZERİNE ÜÇ ÖYKÜ
“BEYAZ ADAM” VE ÖTEKİ ÜZERİNE ÜÇ ÖYKÜ
Haritanın Görünmez Sınırları: Bir İktisat Trajedisi
I. Geometrinin
İstilası
Limanın sisli
sabahında, devasa buharlı gemiden inen Sir Arthur, elinde gümüş saplı bastonu
ve deri kaplı "İktisadi Verimlilik ve Rasyonel Yönetim" el kitabıyla
karaya adım attığında, bu toprakları bir vatan değil, devasa bir hesap defteri
olarak görüyordu. Sir Arthur, Londra’nın dumanlı odalarında şekillenen o
"yeni insan" tipinin, Homo Economicus’un vücut bulmuş haliydi:
Duygularından arındırılmış, sadece fayda ve maliyet ekseninde dönen bir zihin.
Onun
karşısında ise Elias duruyordu. Elias için toprak, metrekarelerle ölçülen bir
mülk değil; atalarının fısıltılarını taşıyan, nehrin akışıyla nefes alan canlı
bir organizmaydı. Elias’ın rasyonalitesi, doğayla uyum içindeki bir varoluştu;
Arthur’unki ise doğayı dize getiren bir sömürü geometrisi.
Arthur, geniş
masasına serdiği haritaya baktı. Harita, bembeyaz ve pürüzsüzdü. Üzerine
çekilen düz çizgiler, nehirlerin bin yıllık kavislerini, köylerin kadim
yerleşimlerini yok sayıyordu. "Bak," dedi Arthur, Elias’a dönerek.
"Burada bir boşluk var. Bu boşluğu pamuk tarlalarıyla dolduracağız. Bu,
genel refahın ve medeniyetin gereğidir."
Elias,
parmağını haritanın o "boş" denilen kısmına koydu. "Burada
boşluk yok efendim. Burada üç köy, bir kutsal orman ve çocuklarımızın vaftiz
edildiği bir pınar var."
Arthur güldü.
Bu, bir üstünlük ilanı gibi soğuk bir gülüştü. "Onlar haritada yok Elias,
çünkü onlar 'ekonomik' değiller. Bir pınar, şişeleyip satılmadığı sürece sadece
bir su birikintisidir. Bir orman, keresteye dönüşmediği sürece sadece bir
engeldir. Ve sen... Sen bu sistemin içinde bir 'özne' değil, sadece bir 'işgücü
girdisi'sin. Eğer rasyonel bir birey olmak istiyorsan, bu duygusal yüklerinden
kurtulmalısın. İktisadın insanı, beyaz bir kâğıt gibidir; üzerinde sadece kâr
rakamları yazar."
II.
Rasyonalitenin Çarkları Arasında
Aylar geçti.
Sir Arthur’un haritasındaki çizgiler, gerçeğin üzerine bir ağ gibi çekildi.
Kutsal ormanlar devrildi, nehrin yatağı pamuk tarlalarını sulamak için
değiştirildi. Köylüler, kendi topraklarında birer "maliyet kalemi"
haline geldiler.
Elias, bir
sabah fabrikaya dönüştürülen eski köy meydanında Arthur’un karşısına çıktı.
Gözleri yorgun, elleri nasırlıydı. "Efendim," dedi, "İnsanlar
aç. Toprağımızı aldınız, bize karşılığında verdiğiniz kâğıt parçaları (para)
karnımızı doyurmuyor. Çünkü biz o toprakta sadece karın doyurmuyorduk; biz
orada 'kim' olduğumuzu biliyorduk. Şimdi biz kimiz?"
Arthur,
defterindeki sütunları kontrol etti. "İstatistikler yanılmaz Elias.
Bölgenin toplam hasılası %40 arttı. Bu, hepinizin daha iyi durumda olduğu
anlamına gelir. Eğer aç hissediyorsan, bu senin rasyonel davranmamanın,
kaynaklarını verimli kullanmamanın bir sonucudur. İktisat yasaları evrenseldir;
onlar sadece 'Beyaz Adam'ın aklıyla çalışanlar için refah üretir. Sen ise hâlâ
o 'öteki' dünyada, tarihin karanlık dehlizlerinde yaşıyorsun."
Elias, o an
anladı: Trajedi, birinin ölmesi değildi; trajedi, birinin yaşarken
"yok" sayılmasıydı. Arthur’un dünyasında Elias bir "insan"
değildi; o, rasyonel denklemi bozan bir hataydı.
III. Kazınan
Tarih ve Kırmızı Leke
Bir gece,
kıtlık ve salgın hastalıklar "verimli" tarlaları vurduğunda, Sir
Arthur raporunu yazıyordu: "Yerel işgücünün düşük verimliliği ve
rasyonellik dışı dirençleri nedeniyle beklenmedik kayıplar yaşanmıştır."
Elias, son bir umutla Arthur’un ofisine girdi. Elinde, babasından kalan ve
üzerinde toprağın gerçek isimlerinin yazılı olduğu, tozlu ve eski bir parşömen
vardı. "Bu bizim haritamız," dedi Elias. "Burada her ağacın bir
adı, her tepenin bir hikayesi var. Sizin haritanız bizi öldürüyor."
Arthur,
Elias’ın elindeki parşömene tiksinerek baktı. "Bu bir harita değil Elias,
bu bir masal. Gerçek harita, Londra’daki borsa endekslerine göre çizilendir.
Sen ve senin gibiler, bu haritanın sadece 'ötekisi'siniz. Tarih, kazananların
ve rasyonel olanların tarihidir. Sen ise sadece bir dipnot bile olamayacak
kadar dışarıdasın."
Elias,
çaresizliğin verdiği bir öfkeyle masasındaki o bembeyaz, tertemiz haritaya
uzandı. Kalemi elinden düşen Arthur’un şaşkın bakışları altında, Elias kendi
parmağını masanın kenarındaki keskin kâğıda sürttü. Derin bir kesik açıldı.
Elias, kanayan
parmağını haritanın tam ortasına, o "boş" denilen yere bastı. Kırmızı
leke, bembeyaz kâğıdın üzerinde hızla yayıldı; fabrikaların, limanların ve
mülkiyet sınırlarının üzerine bulaştı.
"İşte,"
dedi Elias, sesi titreyerek. "Şimdi haritanda var mıyım? Bu kan rasyonel
mi? Bu acı senin denklemlerine sığıyor mu?"
Arthur,
dehşetle haritaya baktı. Ama bu bir pişmanlık dehşeti değildi; temiz bir
sayfanın kirlenmesine duyulan bir nefretti. Hemen çekmecesinden sert bir silgi
çıkardı. "Bu bir kirlilik," dedi hırsla. "İstatistiği bozan bir
sapma."
Arthur,
haritayı kazımaya başladı. Silgi, kâğıdı aşındırdı, deldi ama o kırmızı lekeyi
tamamen söküp atamadı. Sonunda, haritanın o kısmında koca bir delik açıldı.
Elias o gece
oradan ayrıldı ve karanlığın içinde kayboldu. Sir Arthur ise masasında, ortası
delik bir haritayla baş başa kaldı. O delikten aşağı baktığında ne pamuk
tarlalarını görüyordu ne de limanları; sadece derin, dipsiz bir karanlık ve o
karanlıktan gelen binlerce "öteki"nin sessiz fısıltısını duyuyordu.
Ertesi gün
Londra’ya gönderdiği raporda tek bir cümle yazılıydı: "Bölge tamamen
rasyonalize edilmiştir; ancak haritada küçük, teknik bir boşluk oluşmuştur.
Önemli bir kayıp değildir."
Böylece
"Beyaz Adam", kendi yarattığı iktisadi cennetinde, kurbanlarının
kanını bir "veri hatası" olarak silip geçerek, tarihin en büyük ve en
sessiz trajedisini yazmaya devam etti.
İskonto Edilen Hayatlar: 42 Numaralı Parsel
I. Defterin
İlk Sayfası
Müfettiş
Julian, bölgeye geldiğinde yanında sadece ölçüm aletleri değil, bir
"uygarlık kronometresi" getirmişti. Ona göre bu topraklar, üzerinde
yaşayanların bin yıllık ritmiyle değil, Londra borsasındaki pamuk endeksinin
hızıyla dönmeliydi. Julian, o "Beyaz Adam"dı; rasyonel, hesapçı ve
kendisi dışındaki her yaşam biçimini "verimsizlik" olarak kodlayan o
soğuk zekâ.
Elias’ın köyü,
nehrin kıvrıldığı, toprağın en bereketli olduğu ama mülkiyetin
"hiçlik" sayıldığı bir kadim yerleşimdi. Julian’ın masasına serdiği
haritada burası sadece "42 Numaralı Parsel" olarak geçiyordu.
"Burayı
boşaltmanız gerekiyor," dedi Julian, terini ipek mendiliyle silerken.
"Bu topraklar âtıl duruyor. Rasyonel bir işletme planıyla burası
imparatorluğun tekstil ihtiyacını karşılayacak dev bir üretim merkezine
dönüşecek. Bu, ilerlemedir."
Elias, nasırlı
ellerini dizlerine koydu. "Efendim, biz burada aç değiliz. Bu toprak bize
yetiyor. Atalarımız burada, çocuklarımız burada doğdu. Bizim ilerlemeye değil,
huzura ihtiyacımız var."
Julian’ın
gözlerinde bir parıltı belirdi; bu bir nefret değil, bir mühendisin bozuk bir
dişliye bakışındaki o mekanik duygusuzluktu. "Huzur, ekonomik bir değer
değildir Elias. İktisadın insanı, elindeki kaynağı en yüksek kârla kullanmak
zorundadır. Sen bunu yapmıyorsan, bu kaynağı kullanma hakkını kaybedersin. Bu,
doğanın değil, aklın yasasıdır."
II.
İstatistiğin Kanlı Dişleri
Elias ve
köylüleri, kendi topraklarında bir gecede "kiracı" konumuna düştüler.
Julian’ın rasyonel planı uyarınca, gıda yetiştirmeleri yasaklandı; sadece nakit
getiren tek tip ürün, yani pamuk ekilecekti. Elias artık toprağıyla konuşan bir
çiftçi değil, Julian’ın defterindeki "birim maliyet"ti.
Trajedi, hasat
mevsiminde başladı. Pamuk fiyatları Londra’da düştüğünde, Julian masasında bir
hesap yaptı: Maliyetleri düşürmek için işçi ücretleri yarıya indirilmeliydi.
"Ama
efendim," dedi Elias, Julian’ın ofisine girdiğinde. "Çocuklar
hastalanıyor. Verdiklerinizle ilaç alamıyoruz, buğday alamıyoruz. Toprak bizim
ama karnımız aç."
Julian,
gözlüğünü düzelterek defterine bir rakam daha ekledi. "Piyasa koşulları
böyle Elias. İktisadi rasyonalite, bireyin duygularına göre esnemez. Sen bir
'ekonomik aktör' olarak riskleri göze almalıydın. Eğer bu ücretle hayatta
kalamıyorsan, bu senin verimliliğinin düşüklüğündendir. Rasyonel insan,
şartlara uyum sağlayandır."
Elias dışarı
çıktığında, "Öteki"nin haritasını bizzat yaşıyordu. O, sistemin
içinde bir insan değil, sistemin dışına atılması gereken bir "hata
payı"ydı.
III. Son Hasat
ve Tasfiye
Kış sert
geldiğinde, Elias’ın en küçük oğlu ateşler içinde kıvranırken öldü. Köyde yas
tutmak bile yasaktı, çünkü yas tutmak "üretim kaybı" demekti. Julian,
köyün ortasına diktiği tabelaya şunu yazdırmıştı: "Zaman paradır."
Elias, oğlunun
cansız bedenini kucağına alıp Julian’ın o parıldayan ofisine yürüdü. Kapıdaki
muhafızları iterek içeri girdi. Julian, önündeki karmaşık grafiklere bakıyordu;
o yılın kâr marjı, birkaç çocuğun ölümü pahasına yükselmişti.
"Bak,"
dedi Elias, oğlunun solgun yüzünü göstererek. "Bu senin rasyonalitenin
sonucu. Bu çocuk, senin 'Beyaz Adam'ının denklemine sığmadı mı?"
Julian,
masasından kalkmadı bile. Sesi, bir mahkeme ilamı kadar kuruydu: "Ölüm,
biyolojik bir gerçektir Elias. İktisat ise yapısal bir zorunluluktur. Bu
çocuğun ölümü trajik olabilir ama bu, sistemin rasyonelliğini bozmaz. Belki de
bu, bölgedeki nüfus baskısının doğal bir dengelenmesidir."
Elias, o an
iktisadın sadece bir bilim değil, bir "silme aracı" olduğunu anladı.
Julian ve temsil ettiği o akıl, Elias’ın acısını bile bir "istatistiksel
sapma" olarak görüyordu.
O gece Elias,
Julian’ın "uygarlık" getirdiği o devasa pamuk depolarını ateşe verdi.
Alevler göğe yükselirken, Julian penceresinden dehşetle baktı. Ama gördüğü şey
yanan bir emek ya da bir isyan değildi; o sadece "ziyan edilmiş
sermaye" ve "sigorta kapsamı dışı hasar" görüyordu.
Elias’ı şafak
vakti nehrin kıyısındaki o meşhur ağaca astılar. Julian, infazı izlerken
elindeki deftere son bir not düştü: "42 Numaralı Parsel'deki verimsiz
unsur tasfiye edilmiştir. Yeni işgücü alımı için ilan verilmelidir."
Elias’ın
cesedi rüzgârda sallanırken, Julian haritasını rulo yapıp çantasına koydu.
Harita tertemizdi, üzerinde tek bir leke yoktu. Çünkü Elias ve oğlu, o haritaya
hiçbir zaman "insan" olarak kaydedilmemişlerdi. Onlar, iktisadın o
bembeyaz ve rasyonel dünyasının dışındaki, tarihin unutmaya mahkûm ettiği
"Ötekiler"di.
Beyaz Çizginin Ötesi: İstatistiksel Bir İnfaz
I. Tasnif
Memuru ve "Ham Madde"
1950’lerin
başında, tozlu bir maden kasabasının yönetim ofisinde, Müfettiş Clarence
masasına gelen yeni genelgeyi inceliyordu. Genelge, "İşgücü Tasnifi ve
Yerleşim Rasyonalizasyonu" başlığını taşıyordu. Clarence için bu sadece
bir kâğıt parçası değil, evrenin doğal düzeninin matematiksel onayıydı. Ona
göre dünya ikiye ayrılırdı: Planlayan, akıl yürüten, verimliliği temsil eden
"Beyaz Özge" ve sadece kas gücüyle, içgüdüleriyle var olan,
"rasyonalite öncesi" siyahi kalabalık.
Clarence’ın
karşısında, madenin en eski işçilerinden biri, Samuel duruyordu. Samuel’in
dedeleri bu toprakların sahibiydi, babası bu madende can vermişti, kendisi ise
şimdi bir "hukuki pürüz" haline gelmişti.
"Samuel,"
dedi Clarence, sesinde bir tür bilimsel tarafsızlık takınarak. "Yeni
iktisadi plan uyarınca, şehrin bu bölgesi 'Birinci Derece Gelişim Alanı' ilan
edildi. Burası sadece rasyonel verimliliği yüksek, vergi kapasitesi olan tam
vatandaşlara, yani beyazlara tahsis edildi. Senin ve ailene ait bu kulübe,
kentsel kâr maksimizasyonunun önünde bir engeldir."
Samuel,
şapkasını elinde sıkarak sordu: "Müfettiş bey, biz otuz yıldır burada
yaşıyoruz. Bahçemdeki ağacı ben diktim. Çocuklarım bu sokakta yürüyor. Bizim
rasyonalitemiz, bizim hayatımız bu değil mi?"
Clarence, bir
grafik çıkardı. Grafik, ten rengine göre "beklenen ekonomik katkı"
paylarını gösteriyordu. "Bak Samuel, senin tenin bu haritada 'düşük katma
değer' bölgesinde. Sen bu sistemin içinde bir 'özne' değilsin; sen sadece maden
için gerekli bir 'girdi'sin. Bir girdi, makinenin neresinde duracağına karar
veremez. Yarın güneş doğmadan şehirden on mil ötedeki 'Geçici Yerleşim
Bölgesi'ne nakledileceksiniz. Orası sizin doğanıza daha uygun; daha az
karmaşık, daha... ilkel."
II. İnsanın
İskonto Edilmesi
Ertesi gün,
beyaz bir şeritle çekilen sınırın dışına itilen binlerce siyahi aileden biriydi
Samuel’in ailesi. Sınırın o tarafında asfalt yoktu, su yoktu, gelecek yoktu.
Sınırın bu tarafında ise Clarence, Samuel’in evinin yıkılışını izlerken
elindeki not defterine şunları yazıyordu: "Âtıl kaynakların
tasfiyesiyle bölgedeki mülk değerlerinde %200 artış öngörülmektedir. Rasyonel
düzen tesis edilmiştir."
Trajedi,
Samuel’in en büyük oğlu Thabo’nun bir gece gizlice eski mahallelerine,
babasının diktiği ağacın meyvelerinden toplamak için girmesiyle başladı. Thabo,
kendi çocukluğunun geçtiği sokakta, "mülkiyete tecavüz" ve
"kamusal huzuru bozma" suçlamasıyla tutuklandı.
Clarence,
gencin babası Samuel ile hapishanede karşılaştığında, aradaki uçurum artık
sadece bir kanun değil, bir ontolojik duvar haline gelmişti.
"Oğlun
neden sınırı geçti Samuel?" diye sordu Clarence. "Oraya ait
olmadığını, o mekânın ekonomik değerini düşürdüğünü bilmiyor muydu? Rasyonel
bir birey, yasaklanmış bir alana girmeyerek kendi güvenliğini maksimize ederdi.
Sizin ırkınızda bu akıl yürütme neden bu kadar zayıf?"
Samuel,
parmaklıkların arkasından Clarence’ın pürüzsüz, beyaz ellerine baktı.
"Sizin iktisadınız, bizim kalbimizi görmüyor Clarence. Siz haritaya
bakarken sadece rakamları görüyorsunuz; biz o rakamların altında kalan kanı
görüyoruz. Oğlum bir ağaca ulaşmak istedi, siz ise o ağacı bir 'varlık kalemi'
olarak görüyorsunuz. Sizin rasyonaliteniz, bizim insanlığımızı öldüren bir
canavardır."
III. Son
İstatistik: Bir "Hata Payı" Olarak Ölüm
Thabo,
hapishanede çıkan bir arbedede "güvenlik önlemleri" gereği öldürüldü.
Cenazesini bile "Beyaz Şehir"in sınırlarından içeri sokmadılar.
Samuel, oğlunun cansız bedenini sınırın o tozlu, kuru tarafında toprağa
verirken, Clarence ofisinde son raporunu hazırlıyordu.
Raporda
Thabo’nun ölümü şu ifadelerle yer aldı: "Güvenlik maliyetlerini
optimize etme sürecinde yaşanan talihsiz ama kaçınılmaz bir kayıp. Toplam
verimlilik üzerindeki etkisi ihmal edilebilir düzeydedir."
Samuel, o gece
sınır çizgisini belirleyen beyaz taşların yanına gitti. Elindeki siyah çamuru,
o bembeyaz ve kusursuz taşların üzerine sürdü. Beyazı siyaha boyadı.
"Siz bizi
'Öteki' yaptınız," diye fısıldadı karanlığa. "Ama unuttuğunuz bir şey
var: Haritadan sildiğiniz her hayat, kurduğunuz bu rasyonel binanın temelini
çürüten bir ah’tır. Sizin beyaz dünyanız, bizim siyah mezarımız üzerinde
yükseliyor. Ve hiçbir iktisat yasası, bir babanın acısını iskonto edemez."
Ertesi sabah
Clarence, sınır taşlarının karardığını gördüğünde bir temizlik ekibi çağırdı.
"Hemen temizleyin," dedi. "Düzenin bembeyaz kalması gerek.
Kusursuz bir ekonomi, hiçbir lekeyi kabul etmez."
Clarence
arkasını dönüp giderken, haritasındaki "Beyaz Adam"ın mutlak zaferine
inanıyordu. Oysa o harita, Samuel’in ve binlercesinin sessiz öfkesiyle çoktan
yırtılmaya başlamıştı.
Yorumlar
Yorum Gönder