Hasat ve Fırtına: Schumpeter’in Gölgeleri

 

Hasat ve Fırtına: Schumpeter’in Gölgeleri

Ercan Eren

I. Bölüm: Berlin’in Soğuk Gecesi (Kibir ve Gölge)

Berlin, Kasım 1931.

Dışarıdaki rüzgâr, Unter den Linden bulvarındaki çıplak ağaçları birer kırbaç gibi sallıyordu. Joseph Alois Schumpeter, dairesindeki boy aynasının önünde, parmaklarını ipek kravatının üzerinde adeta bir cerrah titizliğiyle gezdirdi. Ceketi, Londra’daki en iyi terzilerden birinin elinden çıkmıştı; omuzları dik, kesimi kusursuzdu.

Aynadaki aksine bakarken mırıldandı: "Sen bir Moravya kumaşçısının oğlu değilsin Joseph. Sen, yıkılmakta olan bir imparatorluğun son gerçek aristokratısın."

Bu sözler, bir mantradan ziyade bir kalkandı. Çünkü o akşam, Werner Sombart’ın Berlin Üniversitesi’ndeki o meşhur kürsüsüne talip olmak için "aslanın inine" gidiyordu. Sombart, iktisat dünyasının yaşayan deviydi; ama Schumpeter için o, sadece bir isim babasıydı. Sombart "Yaratıcı Yıkım" demişti ama o yıkımın içindeki ruhsal motoru, o "fatih" girişimciyi ancak Schumpeter görebilmişti.

Üniversite binasının loş koridorlarında Schumpeter'in bastonunun çıkardığı tok sesler yankılanıyordu. Sombart’ın odasının kapısına geldiğinde, burnuna o tanıdık, ağır puro dumanı ve eski kitap kokusu çarptı. Kapıyı çaldı ve içeri girdi.

Werner Sombart, masasının arkasında bir imparator gibi oturuyordu. Masasının üzerinde iktisat taslaklarından çok, o günlerde Berlin sokaklarını kana bulayan nasyonalist hareketlerin broşürleri duruyordu. Schumpeter’in keskin gözleri, masadaki bir kâğıda takıldı: Alman Sosyalizmi.

"Hoş geldin Schumpeter," dedi Sombart, dumanların arasından. Sesi, bir tebrikten çok bir sorgu gibiydi. "Viyana'nın o meşhur dandy'[2]si Berlin’in sert havasına dayanamaz sanıyordum."

Schumpeter, silindir şapkasını zarifçe masanın kenarına bıraktı. "Berlin sert olabilir Werner, ama ben fırtınaları severim. Biliyorsun, fırtınalar eskiyi temizler."

Sombart hafifçe güldü, gözleri Schumpeter’in kusursuz kıyafetlerinde gezindi. "Temizlikten bahsediyorsun ama hala bir İngiliz lordu gibi giyiniyorsun Joseph. Berlin’de artık 'kozmopolit' beyefendilere yer kalmıyor. Buradaki kürsü, Alman ruhunu, kanını ve toprağını anlayan birine gitmeli. Senin o... Viyana usulü teorilerin, fazla 'uluslararası' kaçmıyor mu?"

Schumpeter’in içindeki o taşralı çocuk, bir an için titredi. Kendi geçmişini, Çek kökenlerini ve bir kumaşçının oğlu olduğu gerçeğini o kadar derinlere gömmüştü ki, Sombart’ın bu "yerlilik" vurgusu bir bıçak gibi canını yaktı. Ama yüzündeki o kibirli maskeyi bozmadı.

"Bilim yerli olmaz Werner, bilim evrenseldir. Senin 'Yaratıcı Yıkım' dediğin şeyi, ben bir sistemin kalbi yaptım. Ben o kürsüye sadece bir hoca olarak değil, kapitalizmin biyografisini yazan adam olarak adayım."

Sombart, bir broşürü Schumpeter’e doğru itti. "Belki de artık biyografi değil, otopsi yazma vaktidir Joseph. Bak, sokaktaki adam ne senin zarif girişimcine ne de benim tarihi analizlerime inanıyor. Onlar güç istiyor. Sen bu gücü onlara verebilir misin?"

Schumpeter, masadaki broşüre ve Sombart’ın gözlerindeki o yeni, karanlık ışıltıya baktı. İçinden bir ses, Berlin’deki bu koltuğun bedelinin sadece akademik başarı olmadığını söylüyordu. O an, odadaki o ağır hava üzerine çöktü. Kendi hırsı ile kökenleri arasındaki o uçurumda sallandığını hissetti.

Dışarı çıktığında, Berlin’in dondurucu karı yüzüne çarptı. Paltosunun cebindeki siyah defteri sıkıca kavradı. O defterde, ölen karısı Annie’nin fotoğrafı ve henüz kimsenin anlamadığı o devasa denklemler vardı.

"Göreceksin Werner," diye düşündü bastonunu yere vurarak. "Ben o kürsüye oturacağım. Sadece Berlin’in değil, tarihin kürsüsüne."

Ama o gece, Berlin’in karanlık sokaklarında yürürken, aslında ne kadar "yabancı" olduğunu hiç olmadığı kadar derinden fark etmişti.

II. Bölüm: Mısır’ın Hayaletleri (Fatih ve Firari)

Kahire, Mart 1909.

Güneş, Nil’in üzerinde turuncu bir kor gibi batarken, Gezira Sporting Club’ın kumlu parkurunda nal sesleri yankılanıyordu. Joseph Schumpeter, ter içindeki Arap atının üzerinde, sanki eyerde doğmuş gibi duruyordu. Beyaz binici pantolonu ve toz içindeki çizmeleriyle, az önce biten yarışın tozunu üzerinden savururken tribünlere, özellikle de şemsiyesinin altından onu izleyen Mısır Prensesi Khayrat’a doğru hafifçe gülümsedi.

O an, sadece bir iktisatçı değil, bir "fatih" gibi hissediyordu.

Gece olduğunda, Kahire’nin havası yasemin ve nargile kokusuna büründü. Schumpeter, kentin en lüks otellerinden biri olan Shepheard’s Hotel’in balkonunda, elinde bir kadeh konyakla oturuyordu. İçerideki salondan vals sesleri geliyordu. İlk eşi Gladys, Londra’daki soğuk hayatında bir anı gibi kalmıştı; Schumpeter burada, çölde kendini yeniden inşa ediyordu.

"Yine mi çalışıyorsun Joseph?"

Ses, Prenses Khayrat’ın nedimelerinden birine aitti. Schumpeter’in masasında, şampanya kadehinin hemen yanında, üzeri karmaşık notlarla dolu bir tomar kâğıt duruyordu.

"Çalışmıyorum," dedi Schumpeter, gözlerinde o muzip ama hırslı pırıltıyla. "Bir devrimin anatomisini çıkarıyorum. Ama bu devrim tüfeklerle değil, fikirlerle yapılacak."

Genç kadın güldü. "Sen garip bir adamsın. Gündüzleri prenseslerin miras davalarını çözen bir hukukçu, öğleden sonraları en vahşi atları dizginleyen bir binici, geceleri ise bir keşiş gibi bu kâğıtlara gömülen bir hayalperest."

Schumpeter kadının elini öperken mırıldandı: "Çünkü hayat, durağanlığa karşı bir savaştır hanımefendi. Ve ben bu savaşta sadece seyirci olamam."

Kadın gittiğinde Schumpeter tekrar kâğıtlarına döndü. O an üzerinde çalıştığı şey, ileride dünyayı sarsacak olan "İktisadi Gelişme Teorisi"nin taslaklarıydı. Mısır’daki bu yapay, aşırı lüks ve hantal aristokrasiyi izledikçe, teorisindeki o eksik parçayı bulmuştu: Girişimci.

Girişimci, tıpkı kendisi gibiydi. Mevcut olanla yetinmeyen, kuralları yıkan, statükoyu darmadağın eden o "fırtına" adam...

"İcat yetmez," diye yazdı kâğıdın kenarına. "Onu hayata geçirecek bir irade gerekir. Bir fatih iradesi."

Ama bir an duraksadı. Uzaktan gelen bir ezan sesi, Kahire’nin o bin yıllık durağanlığını hatırlatıyordu. Bir yanda binlerce yıllık piramitler, diğer yanda Avrupa’dan gelen o yeni, vahşi sermaye... Kendi içinde bir çatışma hissetti. O, bir aristokrat gibi yaşamak istiyordu ama savunduğu sistem (Kapitalizm), bu eski aristokrasiyi yok edecek olan o büyük yıkımın ta kendisiydi.

Gecenin bir yarısı, odasına çekildiğinde aynada kendine baktı. Şık ceketini çıkardı, gömleğinin düğmelerini çözdü. O parıltılı "dandy" maskesinin altında, hâlâ aç ve hırslı o Moravya kökenli genç adamın kalp atışlarını duyabiliyordu. Mısır’da her şeyi "fethediyordu": Atları, kadınları, yasaları... Ama içindeki o "yabancı" hissini bir türlü yıkamıyordu.

Kâğıtlarına son bir not düştü: "Girişimci, kendi krallığını kurmak için eski dünyayı ateşe veren adamdır."

O an, henüz 26 yaşındaki bu genç adamın bilmediği bir şey vardı: Birkaç yıl sonra Viyana'da karşısına çıkacak olan Annie, ona bu "ateşin" sadece inşa etmediğini, bazen her şeyi geri dönülmez şekilde küle çevirdiğini öğretti.

III. Bölüm: 1926 Karadelik

Viyana, 1926. Şehir, Schumpeter’in teorilerinde anlattığı o parlak, ritmik makineye hiç benzemiyordu o kış. Her yer gri bir sisle kaplıydı ve hava, sanki bir cenaze alayının sessizliğini taşıyordu.

Joseph, odasında bir hayalet gibi dolaşıyordu. Birkaç ay önce bankası iflas etmiş, o parıltılı "maliye bakanı" ve "banka başkanı" unvanları birer alay konusuna dönüşmüştü. Ama bu yıkım, kalbinde açılan o devasa boşluğun yanında hiçbir şeydi.

Sahne: Viyana’daki küçük, mütevazı ev.

Schumpeter, yatağın kenarına çökmüş, elleriyle başını kavramıştı. Masanın üzerinde üç tane mektup duruyordu. Hayatını inşa eden üç kadın; annesi Johanna, eşi Annie ve hiç kucağına alamadığı bebeği... Hepsi gitmişti. Sadece birkaç hafta içinde.

"Nasıl olur?" diye mırıldandı sesi titreyerek. "Tüm dünyayı bir sistemin içine sığdırdım, denklemlerle geleceği öngördüm... Ama bunu göremedim."

Annie’nin cansız bedeni gözünün önünden gitmiyordu. O, soylu olmayan, kapıcının ya da pansiyon sahibinin kızı diye küçümsenen ama Joseph’e o kibirli maskesini indiren tek kadındı. Annie’nin yanında Joseph, "dünyanın en iyi binicisi" ya da "en büyük iktisatçısı" olmak zorunda değildi. Sadece Joseph’ti. Ve şimdi o "sadece Joseph" olan adam, evrende yapayalnızdı.

Ayağa kalktı, sendeleyerek çalışma masasına gitti. Masanın üzerinde henüz kurumamış bir mürekkeple bir not duruyordu. Annie’nin hamileyken yazdığı bir alışveriş listesi... Joseph, kâğıdı elleri titreyerek dudaklarına götürdü. Onu öptü, kokladı. Sanki o kâğıttan Annie’nin sıcaklığını çekip çıkarabilirdi.

O an, Schumpeter’in zihninde bir şimşek çaktı. Kendi bulduğu o meşhur kavram: Yaratıcı Yıkım.

"Demek buydu," diye fısıldadı karanlığa doğru. "Yıkım... sadece eski teknolojilerin ölümü değilmiş. Yıkım, senin olan her şeyin elinden sökülüp alınmasıymış."

O gece, cebinden o meşhur "Siyah Defteri" çıkardı. İlk sayfaya Annie’nin adını yazdı. Altına da o günkü ilk notunu düştü: LL (Loves): Tüm gün.

Dışarıdaki Viyana, kapitalizmin o bitmek bilmeyen çarklarıyla dönmeye devam ediyordu. Yeni fabrikalar kuruluyor, eskiler batıyordu. Ama Joseph Schumpeter için zaman o gece durmuştu. O andan itibaren hayatı, dışarıya karşı sergilediği "profesör" tiyatrosu ile odasındaki "yas tutan adam" arasında ikiye bölünecekti.

Gece Yarısı Sekansı:

Joseph, masasının üzerindeki üç fotoğrafı yan yana dizdi. Annesi, Annie ve boş bir beşik fotoğrafı. Önlerine diz çöktü. Aristokratik kibri, o pahalı terzi elinden çıkma ceketi, Harvard hayalleri... Hepsi o an odayı dolduran ağır kederin altında ezilmişti.

"Hasat..." dedi hıçkırıklarının arasından. "Bugünkü hasadım sadece gözyaşı Annie. Ama söz veriyorum, senin için dünyanın en büyük kitabını yazacağım. Herkes senin adını bilmeyecek ama her satırında seni okuyacaklar."

O gece Schumpeter, sadece bir iktisatçı olmaktan çıktı; o, kendi yıkımının içinden doğmaya çalışan bir trajedi kahramanına dönüştü.

IV. Bölüm: Harvard’da Bir "Yabancı" (Gölgeler ve Fısıltılar)

Harvard, 1942. Cambridge’in kırmızı tuğlalı binaları üzerine çöken kış sisi, Avrupa’daki savaşın kasvetini okyanusun ötesine taşımış gibiydi.

Joseph Schumpeter, ofisinin camından dışarıya, karla kaplı kampüse bakıyordu. Sırtında hâlâ o meşhur Viyana kesimi tüvit ceketi vardı ama omuzları artık 1931’in o mağrur Berlin gecesindeki kadar dik değildi. Masasının üzerinde, FBI’ın kendisi hakkında tuttuğu dosyanın gölgesi gibi duran bir zarf ve Elizabeth’in Japon ekonomisi üzerine yazdığı, her satırı şüpheli görülen taslaklar duruyordu.

Schumpeter, derin bir iç çekerek masasına döndü. Harvard Faculty Club’daki öğle yemeğinde yaşananlar hâlâ kulaklarında çınlıyordu. Genç meslektaşları, Roosevelt’in New Deal politikalarını birer kurtuluş reçetesi gibi anlatırken, Schumpeter dayanamayıp o zehirli aristokratik diliyle araya girmişti:

"Siz ekonomiyi iyileştirdiğinizi sanıyorsunuz, oysa sadece bir hastaya morfin veriyorsunuz. Hitler'in disiplini en azından ne yaptığını biliyor; siz ise bu amatör demokrasiyle kapitalizmin mezarını kazıyorsunuz!"

O an masaya çöken o buz gibi sessizlik... Kendisine dikilen o şüphe dolu gözler... Artık o, sadece bir profesör değil, kampüste dolaşan bir "yabancı düşman", belki de bir "casus" idi.

Sahne: Schumpeter'in Evi – Gece Yarısı

Evin alt katında Elizabeth, daktilosunun başında Japonya’nın sanayi yapısını analiz ediyordu. Daktilonun mekanik sesi, evin sessizliğinde bir makineli tüfek gibi yankılanıyordu. Schumpeter üst kattaki çalışma odasında, kapıyı kilitlemişti.

Yavaşça çekmecesini açtı ve o "Siyah Defteri" çıkardı. Yanına Annie’nin artık sararmış olan fotoğrafını koydu. Fotoğrafı dudaklarına götürüp uzunca öptü.

"Bugün beni yine sorguladılar Annie," diye fısıldadı karanlığa. "Beni Almanların ajanı sanıyorlar. Oysa ben sadece artık hiçbir yere ait olmayan biriyim. Ne Viyana beni hatırlıyor ne Berlin beni kabul etti ne de bu yeni dünya beni anlıyor."

Gözü masadaki devasa el yazmasına kaydı: Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi. Kitabın en can yakıcı sorusunu kendi kendine sordu: "Kapitalizm hayatta kalabilir mi? Hayır, sanmıyorum."

Aslında yazdığı şey sadece iktisat değildi; kendi hayatının bir özetini çıkarıyordu. Her şey yıkılmaya mahkumdu. İnsanlar onu faşist ya da gerici sanıyordu ama o sadece dürüst bir karamsardı. Dünyanın, o çok sevdiği "yaratıcı girişimcilerin" elinden alınıp, ruhsuz bürokratların ve kendisini "ajan" sanan devlet memurlarının eline geçeceğini görüyordu.

Dramatik Bir An:

Dışarıda, sokağın köşesinde bekleyen siyah bir otomobilin içinden bir sigara ateşi parladı. FBI ajanları, "Dr. Schumpeter"ın ışığının neden bu kadar geç saatlere kadar yandığını not ediyorlardı. Bilmiyorlardı ki, o ışık bir casusluk faaliyeti için değil, ölü bir kadına verilen sözü tutmak için yanıyordu.

Schumpeter defterine o günkü puanını yazdı: "Analiz: 4 saat. Keder: Tüm gece. Hasat: Zayıf."

Aşağıdan Elizabeth'in sesini duydu: "Joseph, uyumayacak mısın?"

"Birazdan Elizabeth," diye seslendi. Ama yerinden kalkmadı. Annie’nin fotoğrafına bakarak son bir not ekledi: "Beni anlamıyorlar Annie. Onlar statik bir huzur istiyorlar, bense fırtınasız bir ilerleme olamayacağını biliyorum. Bu dünya artık benim gibi dandy'lere göre değil."

V. Bölüm: Final: Hasat Zamanı

8 Ocak 1950, Taconic, Connecticut.

Kış, Schumpeter’in peşini hiç bırakmamıştı. Evin dışındaki çam ağaçları, taze karın ağırlığıyla yere eğilmiş, sanki saygı duruşuna geçmişlerdi. İçeride, çalışma odasında ise sadece şöminenin son çıtırtıları ve yaşlı bir adamın kesik kesik aldığı nefesler duyuluyordu.

Joseph, masasının başında, 1000 sayfayı aşan devasa el yazması yığınının önünde oturuyordu: "İktisadi Analiz Tarihi". Bu onun son savaşıydı. Aristo’dan Adam Smith’e, Marx’tan en sevmediği Keynes’e kadar herkesi bu kağıtların arasında bir mahkemeye çekmişti. O, bu devasa eseri bitirmeden ölmekten korkuyordu; çünkü bu kitap, onun Annie’ye ve annesine sunduğu en büyük ve son "hasat" olacaktı.

Yavaşça uzanıp masanın üzerindeki o gümüş çerçeveli fotoğraflara baktı. Annie’nin yüzü, geçen yirmi dört yıla rağmen zihninde hâlâ o Viyana sabahındaki kadar berraktı. Titreyen elleriyle "Siyah Defteri"ni açtı. Artık yazısı iyice küçülmüş, şifreli bir hiyeroglife dönüşmüştü.

"Bugün," diye yazdı, "sonunda anladım. Bir iktisatçı olarak dünyayı analiz ettim ama bir insan olarak sadece sevilmek istedim. Viyana’nın en iyi binicisi olamadım, çünkü atlar ruhumdaki huzursuzluğu hissetti. En iyi sevgilisi olamadım, çünkü kalbim hep bir mezarın başında nöbet tutuyordu. Ama en iyi iktisatçı..."

Kalemi bir an duraksadı. Gözleri masadaki notlar arasında gezindi. Statik dengeler, dinamik yıkımlar, girişimciler, batıp giden imparatorluklar...

"En iyi iktisatçı oldum mu bilmiyorum, ama dünyanın nasıl 'yıkıldığını' en iyi ben anlattım."

Dışarıdaki rüzgâr ıslık çalarken, Schumpeter’in zihni bir anlığına 1908’in Mısır’ına, Nil kıyısındaki o parıltılı biniciye gitti. Sonra 1931’in Berlin’ine, o kibirli ve hırslı profesöre... Ve nihayet 1926’nın o karanlık Viyana kışına. Tüm hayatı, kendi teorisi gibi bir "Yaratıcı Yıkım" fırtınasından ibaretti. İnşa etmiş, yıkmış ve yeniden kurmaya çalışmıştı.

Gözleri ağırlaştı. Başını, Elizabeth’in sabah daktiloya geçirmesi için hazırladığı o devasa kâğıt yığınının üzerine yasladı. Elizabeth alt katta uyuyordu. O, Joseph’in bu dünyadaki son koruyucusu, o bitmek bilmeyen yasının sadık şahidiydi.

Schumpeter son bir kez mırıldandı: "Hasat bitti Annie. Artık eve gelebilirim."

Ertesi Sabah:

Elizabeth odaya girdiğinde, Joseph’i masasında uyuyor sandı. Oda her zamanki gibi kâğıt, mürekkep ve hafif bir tütün kokusuyla doluydu. Pencereden giren sabah güneşi, masadaki fotoğrafların üzerine vuruyordu.

Elizabeth masaya yaklaştı, Joseph’in elinin altındaki defteri gördü. Son sayfada sadece birkaç kelime okunabiliyordu. Yaşlı iktisatçı, ömrü boyunca kaçtığı o "taşralı çocuk" ile, dünyaya hükmetmek isteyen "aristokrat dahi" arasındaki barışı nihayet uykusunda imzalamıştı.

Schumpeter ölmüştü ama masadaki o binlerce sayfa, modern dünyanın DNA’sını değiştirecekti. Silikon Vadisi’ndeki garajlardan, küresel krizlerin derinliklerine kadar her yerde, birileri her "yıkım" gördüğünde onun adını fısıldayacaktı.

Son.

Schumpeter’in bu hüzünlü ve hırslı yolculuğunu burada noktalıyoruz. Bir imparatorluğun çöküşünden Harvard’ın kürsülerine uzanan bu hayat hikayesi; sadece rakamların değil, tutkunun, kederin ve bitmek bilmeyen bir kendini kanıtlama arzusunun destanıydı.

 



[1] Bu yazı bir kurmacadır; Google Gemini’nin yardımıyla kurgulanmıştır.

[2] Metinde üç yerde dandy kelimesi kullanılmaktadır. Metinde dandy kelimesi; sadece şık giyinmeyi değil, aynı zamanda Schumpeter’in kibrini, yabancılığını, kökenlerini gizleme çabasını ve modern dünyaya duyduğu yabancılaşmayı simgeleyen derin bir metafordur

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cambridge'in Kışkırtıcı (Provocative) Dehası: Joan Robinson'ın Entelektüel ve Duygusal Öyküsü

İktisat Eğitimi Öğrencileri Piyasa Yanlısı mı Yapıyor?

TÜRKİYE'NİN ÖNCÜ KADIN AKADEMİSYENLERİ: İKTİSAT VE SOSYAL BİLİMLER ANALİZİ