İnsan Şehri’nin Edebi Işığı: Bir İstanbul Melankolisi Üzerine
İnsan Şehri’nin Edebi Işığı: Bir İstanbul Melankolisi Üzerine
Ercan Eren
[Sahne: 2016,
Stockholm. İsveç Akademisi’nin derin ve ahşap kokulu arşivi. Kapılar yeni
açılmış, elli yıllık sırlar gün yüzüne çıkıyor.]
Profesör Eren, iktisadi düşünce tarihi alanında çalışan bir isimdi. Yıllardır peşinde
koştuğu akademik ruhun izlerini ararken, Stockholm’deki Nobel Arşivleri’nde
eline geçen bir klasörle durdu. İçindeki isim, hakkında kapsamlı bir çalışma
hazırladığı kişiydi: Wilhelm Röpke. Fakat asıl şaşırtıcı olan, Röpke’nin
adının altında yazan ünvan değildi: 1965 Nobel Edebiyat Ödülü Adayı.
Eren, Röpke’nin
Türkiye yıllarını inceleyen bir akademisyen olarak, bu beklenmedik edebi
köprünün derinliğine inmek zorunda kaldı. Klasörden sararmış bir mektup çıktı.
Gönderen: Olof Alfred Gigon, Bern Üniversitesi Klasik Filoloji
Profesörü. Gerekçe kısmı, Eren’in zihninde Röpke’nin Ordoliberalizm
felsefesinin tüm manevi altyapısını canlandırdı.
Gigon’un
gerekçesi, bir övgüden çok, ruhunu kaybetmiş bir çağa yazılmış bir ağıttı:
“...Röpke’nin ‘Zamanımızın
Sosyal Krizi’ (Civitas Humana) adlı eserindeki modern topluma dair derin
eleştirel gözlemleri, sadece bir ekonomistin analizi değildir. Bu, ruhunu
kaybetmiş bir çağın melankolisini, bireyin köksüzleşmesini ve proletaryalaşmanın
acısını anlatan bir yazınsal destandır. O, sadece rakamlarla değil,
güçlü metaforlarla, Augustinusvari bir felsefi derinlikle ve edebi bir dille
yazmaktadır. Onun İnsan Şehri (A Humane Order of Society)
arayışı, günümüzün kalabalık, gürültülü ama bir o kadar da yalnız şehirlerinde
kaybolan insan ruhunun yankısıdır. Sayın Röpke, üslubuyla, retoriğiyle
ve insanlık durumunu ele alış biçimiyle bu ödülü fazlasıyla hak etmektedir.”
Eren, mektubu
okurken, Nazilerden kaçıp sığındığı İstanbul’un Beyazıt’taki fakülte
koridorlarını düşündü. Röpke, Boğaz’ın hırçın sularına bakarak mı yazmıştı o
satırları? Tıpkı İstanbul gibiydi Röpke'nin düşünceleri: Batı'dan gelen bir
akıl, Doğu'nun derin, insancıl karmaşasında kendini yeniden bulan bir
ruh. Bu sürgün şehrinde, piyasanın sadece bir fiyat mekanizması değil, aynı
zamanda ahlaki, kültürel ve insancıl bir çerçeveye sahip olması
gerektiğini anlamıştı. Bu insancıllık, onun iktisat metinlerini bir edebiyat
eseri seviyesine yükselten yegâne unsurdu.
[Sahne: 1965,
Cenevre. Wilhelm Röpke, karlı Alp Dağları’na bakıyor.]
Nobel
Komitesi’nden gelen haber, Röpke’nin iktisatçı-hümanist kimliğini tescil
ediyordu. O, her zaman, İktisat ve İnsan arasındaki duvarı yıkmaya
çalışmıştı.
Ödül o yıl
Mihail Şolohov’a verildi. Röpke, haberi sakince karşıladı. Zaten biliyordu ki,
kendi ödülü, ekonominin insani yüzünü keşfedenlerin gönüllerindeydi. O, Orhan
Pamuk’un seneler sonra romanlarında anlattığı gibi, dünyanın merkezi
sayılan Batı’da yaşarken bile, hep bir sürgünlüğün ve hüznün edebi
ruhunu taşıyordu.
Röpke, Nobel
İktisat Ödülü’nün (1969’da kurulacaktı) ilk sahibi olabilirdi, ama onun Edebiyat
Ödülü’ne adaylığı, kurmayı hayal ettiği o insancıl düzenin,
rakamlardan ve piyasalardan daha büyük olduğunu gösteriyordu.
[Sahne:
Günümüz, Profesör Eren’in ofisi. Kitap yığınları ve bir bardak çay.]
Eren, elindeki
Röpke mektubunu yavaşça masaya bıraktı. "Demek ki," diye mırıldandı.
"Senin İstanbul’daki melankolin ve ahlaki duruşun, senin en
güçlü eserinmiş. Benim yıllardır incelediğim ekonomik düzen arayışın, aslında edebi
bir kayıp ve yeniden buluşma hikayesiymiş."
Röpke'nin bu
sıra dışı adaylık hikayesi, Eren’in akademik mirasıyla buluştuğu o an,
bir iktisatçının kaleminden dökülen bu edebi başyapıtın, modern insanın kültürel
melankolisini anlatan güçlü bir ses olduğunu bir kez daha kanıtladı.
Yorumlar
Yorum Gönder